http://uyg.jandarma.tsk.tr/BilgiEdinme/FORM/FrmE_PostaGD.aspx?S=G
Elazığ İHD Şube Başkanı Av.Metin Can ve İHD üyesi Dr.Hasan Kaya 21 Şubat 1993 yılında bilinen devlet destekli kontralar tarafından kaçırılarak, Jandarma karakolunun birkaç metre ötesinde bulunan Tunceli’nin çok yakınındaki Dinar Köprüsü’nün altında işkence yapılarak, acımasızca katlettiler.
İnsan haklarının hukuk yoluyla korunması için, hukukun üstünlüğü ilkesinin gerçekleşmesi gerekir. İnsan haklarının hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olarak korunmasında; yargı birliği, yargıç bağımsızlığı ve yargıç güvencesinin bulunması gerekir.
Yukarı Alpler’de buzulların eteğinde, dağların beyaz tepelerini kesen o çıplak ve kayalık boğazlarda yapılmış bütün ahşap oteller gibi Schwarenbach Oteli de, Gemmi Geçidi’ni boylayan yolculara barınaklık eder.
Politzer daha 1919 yılındaki Macar ayaklanması sırasında aktivist olmuştu. Béla Kun yönetimindeki komünist konsey cumhuriyetinin yenilgiye uğramasından sonra ülke Avusturya-Macaristan amirali Miklós Horthy’nin baskıcı egemenliği altına girerken, Politzer de 17 yaşında sürgüne gitmek zorunda kaldı.
Yaratıcı Düşünceler
Neşeli gençlik yıllarındaydı, Knulp da daha sağdı. Birlikte yolculuk ediyorduk. Yakıcı yaz sıcaklarında verimli bir bölgede dolaşıyorduk. Derdimiz de yok denecek kadar azdı. Gündüzleri sarı ekin tarlalarında başıboş dolaşıyor ya da orman kıyısındaki bir ceviz ağacının serin gölgesine uzanıyorduk. Akşam olunca da Knulp’un köylülere nasıl öyküler anlattığına bakıyor, çocuklara gösterdiği gölge oyununu seyrediyor, kızlar için söylediği bir sürü şarkıyı dinliyordum. Onu zevkle dinliyor, hiç kıskanmıyordum. Yalnızca kızlarla olduğu zaman esmer yüzünün nasıl pırıl pırıl yandığını, kızların, alay etseler bile, gözlerini ayırmadan ona nasıl baktıklarını görünce bana öyle gelirdi ki, bu adam dünyada çok az görülen bir talih kuşudur, bense bunun tam tersiydim. Zaman zaman orada fazlalık yapmamak için bir kıyıya çekilir, ya şöyle ağırbaşlı bir akşam söyleşisi ya da yatacak bir yer rica etmek için papazın odasına gidip kendisini selamlardım ya da otele gidip sessizce bir şarap bardağının başına otururdum.
Bir öğle sonu, çok iyi anımsıyorum, bir mezarlığın yanından geçiyorduk. Bu mezarlık küçük kilisesiyle, köyden bir hayli uzakta, tarlalar arasında kaybolmuş gibiydi. Duvarlarının üstünü çevreleyen koyu gölgeli ağaçlarıyla sıcak kırların ortasında dingin ve erinç veren bir görünüşü vardı. Demir parmaklıklı kapısının yanında iki kocaman kestane ağacı yükseliyordu. Ancak kapı kilitliydi. Ben yolumuzu sürdürmek istedim ama Knulp razı olmadı, duvarın üstünden atlamaya hazırlandı.
“Yine mi paydos?” diye sordum.
“Elbette, neredeyse tabanlarım patlayacak.”
“Peki ama, bunun bir mezarlıkta olması mı gerekiyor?”
“Çok hoş olur. Gel Tanrı aşkına. Köylüler kendilerine karşı pek cömert değildir, bunu bilirim, ama yerin altında herhalde daha iyi bir durumda olmayı istiyorlar ki, mezarlarının üstüne ve yanına temiz bir şeyler ekme sıkıntısına katlanıyorlar.”
Onunla birlikte ben de tırmandım. Hakkı vardı. Duvarın üstünden tırmanmaya gerçekten de değerdi. Bahçede, mezarlar düz ve eğri sıralar halinde yan yana dizilmişti. Birçoğunun üstünde beyaz, bazılarında da yeşil ve çiçek rengi haçlar vardı. Aralarında kahkahaçiçekleri, ıtırlar, neşeli neşeli ateş gibi parlıyorlardı. Daha ilerdeki koyu gölgeliklerde, geç açmış şebboylar, üzeri güllerle dolu gül fidanları, leylaklar ve mürver ağaçları yaprak ve dallarıyla o kadar sıktılar ki, mezarlık bir parkı andırıyordu.
Bir süre bunları seyrettik. Sonra yer yer yükselmiş, çiçekli çimenlerin üstüne oturup dinlendik, serinledik ve neşelendik.
Knulp yanındaki haçın üstündeki adı okudu. “Bunun adı Engelbert Auer’miş, altmış yıldan fazla yaşamış, işte şimdi de şu ince muhabbetçiçeklerinin altında yatıyor ve hoşnut. Bu muhabbetçiçeklerinin bende de olmasını isterdim. Şimdilik şunlardan bir tane alayım” dedi.
“Bırak” dedim, “başkalarından al, muhabbetçiçeği çok çabuk solar.” Ama o bir tanesini kopardı, yanında çimenlerin üstünde duran şapkasına iliştirdi.
“Burası ne kadar sessiz!” dedim.
“Ya, öyle” dedi, “birazcık daha sessiz olsaydı, nerdeyse şu yerin altındakilerin konuşmasını duyacaktık.”
“Yok canım, onlar konuşmalarını bitirmişler.”
“Nereden biliyorsun? Her zaman ölümün bir uyku olduğu söylenir, uykuda da çoğu zaman konuşulur, hatta zaman zaman şarkı da söylenir.”
“Belki de sen öyle yaparsın.”
“Elbette, neden olmasın? Ölseydim, pazar günlerine kadar beklerdim, pazar olup da kızlar gelince ve sessizce orada durup bir mezardan bir çiçek koparınca gayet yavaş bir sesle şarkı söylemeye başlardım.”
“Ya, peki hangi şarkıyı söylerdin?”
“Hangi şarkıyı mı? Herhangi bir şarkıyı.”
Yere boylu boyunca uzandı, gözlerini kapadı, yavaş, çocukça bir sesle şarkı söylemeye başladı:
“Erken öldüm ben,
Onun için siz ey kızlar
Bana bir veda şarkısı söyleyin.
Ben yeniden doğarsam,
Yeniden dünyaya gelirsem
Güzel bir oğlan olacağım.”
Şarkı hoşuma gitmesine karşın güldüm. Güzel ve içli söylüyordu. Bazı sözcüklerin anlamı tam değildi ama ezgisi çok ince ve güzeldi.
“Knulp” dedim, “kızlara öyle fazla şey söz verme, sonra seni hiç dinlemezler. Yeniden gelme konusu çok güzel ama, bunu kesin olarak kimse bilmiyor. Hele güzel bir oğlan olarak geleceğin de hiç belli değil.”
“Belli değil elbette. Ama öyle olsaydı, çok sevinirdim. Önceki gün yol sorduğumuz küçük oğlanı anımsıyor musun? İşte öyle birisi olarak yeniden gelmeyi çok isterdim. Sen istemez miydin?”
“Hayır, istemezdim. Bir zamanlar, yetmiş yaşının üstünde yaşlı bir adam tanımıştım. Öyle iyi bir bakışı vardı ki, üzerimde çok iyi, akıllı ve dingin bir adam olduğu izlenimini bırakmıştı. O zamandan bu yana zaman zaman işte öyle bir adam olmayı özlerim.”
“Öyleyse istediğine erişmene çok kalmadı. Biliyor musun, şu insanların istekleri çok gülünç. Eğer ben şimdi şu anda bir işaretimle istediğim biçimde küçük, güzel bir oğlan çocuğu olabilseydim, sen de bir işaretinle zarif ve iyi bir yaşlı adam olacak olsaydın, ikimiz de bu işaretleri yapmaktan vazgeçip nasılsak öyle kalmayı yeğlerdik.”
“Bu da doğru.”
“Elbette. Hem bak, çoğu zaman, dünyada var olan şeylerin en güzelinin, en incesinin sarı saçlı, zarif, genç bir kız olduğunu düşünürüm. Oysa hiç de öyle değil. Çünkü kimi zaman bir esmerin daha güzel olduğunu görürüz. Bundan başka, bana bir de öyle gelir ki, her şeyin en güzel ve en incesi ta yükseklerde, özgürce süzülüp uçtuğunu gördüğümüz güzel bir kuştur. Yine başka bir zaman öyle sanırım ki, yeryüzünde hiçbir şey, kanatlarının üzerindeki kırmızı gözleriyle bir beyaz kelebekten ya da akşam vakti yükseklerde, bulutların arasında parlayan, her şeyi aydınlatan ama kamaştırmayan ve her şeyi neşeli ve tertemiz gösteren bir gün ışığından daha olağanüstü olamaz.”
“Çok doğru Knulp, daha doğrusu insanın iyi bir saatinde seyrettiği her şey güzeldir.”
“Öyle. Ama ben başka türlü de düşünürüm. Düşünürüm ki, dünyadaki en güzel şey, her zaman, içinde neşeden başka üzüntü ya da korkunun da olduğu şeydir.”
“Örneğin ne?”
“Şöyle düşünürüm: Çok güzel bir kızı, eğer onun bir gün gelip yaşlanacağını ve öleceğini düşünmesek, belki de o kadar ince bulmazdık. Güzel bir şey sonsuza kadar aynı kalacak olsaydı, bu beni belki hoşnut ederdi; ama onu daha soğuk seyrederdim. Bunu yalnızca bugün değil her zaman göreceğimi düşünürdüm ki… Oysa geçici olana, her zaman yalnızca sevinç değil, acı da duyarım.”
“Orası öyle.”
“Onun için herhangi bir yerde gece vakti bir havai fişek atılmasından daha güzel bir şey düşleyemem. Onda mavi ve yeşil ışık kürecikleri vardır. Bunlar karanlıkta yukarı doğru yükselir ve tam en güzel anlarında küçük bir eğim yapıp söner. Ona durup bakıldığı zaman önce bir sevinç, aynı zamanda da hemen bitecek diye bir korku duyulur: Bu iki duygu da birbirine bağlıdır ve bunun bitmesi uzun sürmesinden daha güzeldir, öyle değil mi?”
“Evet doğru. Fakat bu her şey için de doğru sayılamaz.”
“Neden sayılmasın?”
“Örneğin iki kişi birbirinden hoşlanır ve evlenirse ya da iki kişi dost olursa, bu şunun için güzeldir; çünkü süreklidir, hemen sona ermeyecektir.”
Knulp dikkatle bana baktı, sonra kara kirpiklerini kırptı, düşünceli düşünceli: “Bence de öyle” dedi, “ama bunun da bir sonu var, her şey gibi. Dostluğun da, aşkın da başını yiyecek pek çok şey vardır.”
“Doğru ama karşına çıkıncaya kadar bunlar düşünülmez.”
“Bilmiyorum. -Bak, ben yaşamımda iki kez âşık oldum. Hem de adamakıllı. Her ikisinde de bunun sonsuza kadar süreceğine, ancak ölümle sona erebileceğine inanmıştım. Her ikisi de sona erdi ve ben ölmedim. Memleketimde bir de arkadaş edinmiştim. Yaşadığımız sürece ayrılabileceğimizi bir an olsun düşünmedim. Ama ayrıldık. Hem de uzun zaman önce.”
Sustu. Ben de söyleyecek bir şey bulamadım. İnsan ilişkilerindeki acı nesneyi henüz yaşamamıştım. İki insan arasında, bunlar birbirlerine sıkı sıkıya bağlı da olsa, hep bir uçurumun açık olduğunu ve bu uçuruma ancak sevginin, o da zaman zaman, bir köprü kurabileceğini daha bilmiyordum. Arkadaşımın önceki sözleri üzerine düşünceye daldım. Bunların içinde en çok havai fişek için söyledikleri hoşuma gitmişti. Bu duyguları zaman zaman ben de yaşamıştım. Bana bu, insanı yavaşça kendine çeken parıltıların karanlıklara doğru yükselişi, orada çok geçmeden gözden yitişi, ne kadar güzel olursa doyurulması o kadar kısa süren ve o kadar çabuk sönüp giden bütün insani zevklerin bir simgesi gibi gelmişti. Bunu Knulp’a da söyledim. Ama o bunun üzerinde durmadı, “Öyle öyle” dedi yalnızca, bir zaman sonra da kapalı bir sesle: “Düşünmelerin, akıl yürütmelerin hiç değeri yok. Hem insan düşündüğünü yapmıyor ki. Aslında, attığı bütün adımları, içi nasıl isterse öylece, hiç düşünmeden atıveriyor. Fakat dostlukla aşk herhalde yine benim düşündüğüm gibidir. Sonuçta bunlar her insanın kendine göredir, bunlarda bir başkasıyla birlikte olunamaz. Bu, birisi öldüğü zaman da görülür. Ölen için ağlanır, yaslar tutulur, bir gün, bir ay, hatta bir yıl. Ama sonra, ölen ölüp gitmiştir, tabutunda da artık ister kendisi isterse bilinmeyen, yersiz yurtsuz bir esnaf çırağı yatsın, hepsi bir olur.”
“Ama baksana, bu benim hoşuma gitmiyor Knulp. Biz pekâlâ insanın kötü düşünceler ve duygular değil de iyi ve dostça duygular taşırsa, yaşamın bir değeri ve anlamı olduğunu birçok kez konuşmuştuk. Oysa şimdi bu senin dediğin biçimde hepsi aynı kapıya çıkıyor. Biz de buna göre pekâlâ hırsızlık da edebilirdik, adam da öldürebilirdik.”
“Yok, yapamazdık dostum. Hadi, raslayacağımız bir iki kişiyi öldür bakalım öldürebilirsen! Ya da sarı bir kelebekten mavi olmasını iste bakalım. Seninle alay eder.”
“Bunu demek istemedim. Ama eğer hep aynı kapıya çıkıyorsa, o zaman iyi ve namuslu olmaya uğraşmanın hiçbir anlamı yok. Eğer mavi sarı kadar sarı, kötü de iyi kadar iyiyse, o zaman iyi olmak diye bir şey yok demektir. O zaman herkes ormandaki bir zaman gibidir, doğanın istediğine göre iş görür. Bu arada da ne bir iyiliği, ne de bir suçu olur.”
Knulp içini çekti.
“Evet, ne denir! Belki de söylediğin gibidir. İstencin hiç değeri olmadığını, her şeyin bizim hiçbir etkimiz olmadan yolunda yürüyüp gittiğini sezdiğimiz için olacak, çoğu zaman aptalca üzülürüz. Ama bir kimsenin kötü olmaktan başka bir şey elinden gelmiyorsa bile, yine de suç denen bir şey vardır. Çünkü bu kimse bu suçu kendinde duymaktadır. Bundan dolayı da iyinin yine doğru olması gerekir. Çünkü iyi insan hoşnut eder ve vicdan erinci verir.”
Yüzünden, bu konuşmadan artık bıktığını anladım. Çoğu zaman o böyle olurdu. Felsefe yapmaya dalardı. Savlar ortaya atar, bunlardan yana ya da karşı konuşurdu. Sonra birdenbire keserdi. Önceleri bana, benim yetersiz yanıtlarımdan ve karşı çıkışlarımdan yoruluyor gibi gelirdi; ama bundan değildi. Knulp, düşünme isteğinin kendisini, bilgileriyle konuşma araçlarının erişemeyeceği bir yere götürdüğünü seziyordu. Knulp gerçi çok okumuştu. Okudukları arasında Tolstoy da vardı. Ancak bunların içinde doğrularıyla yanlışlarını her zaman tam olarak ayıramadığını kendi de sezerdi. Bilginlerden, yetenekli bir çocuğun büyüklerin sözünü edişi gibi söz ederdi: Bunların kendinden daha çok güçleri ve araçları olduğunu kabul ederdi; ama onları, yine de, bu güçleri ve araçlarıyla hiç doğru bir şeye varamadıkları, bir sürü hünerlerine karşın hiçbir gizi çözemedikleri için küçük görürdü.
Şimdi yine başını iki elinin üstüne koymuştu. Koyu mürver yaprakları arasından mavi ve sıcak gökyüzünü seyre dalarak kendi kendine eski bir Ren halk türküsü mırıldanmaya başladı. Son dizeleri hâlâ hatırımdadır:
“Giydim al ceketimi, bugüne değin,
Giymeliyim, karalarımı bundan sonra artık,
Altı yıl, yedi yıl,
Sevdam tükenip bitene değin.”
Bir akşam, geç vakit bir ağaçlığın loş yanına karşılıklı oturmuştuk. İkimizin de kocaman birer ekmek parçası, yarımşar kangal da sucuğu vardı. Onları yiyerek gecenin oluşunu seyrediyorduk. Daha birkaç dakika önce tepeler batan güneşin sarı yankılarıyla parlıyor, ince ve yumuşak ışık buğuları içinde yüzüyordu; şimdiyse karanlık ve haşindiler, ağaçlarını, yamaçlarını ve fundalıklarını, daha bir parçacık gün ışığının mavisini taşıyan, ama pek çok koyu gece mavilerinin kapladığı gökyüzüne kapkara çiziyorlardı. Aydınlık sürerken birbirimize küçük bir kitaptan gülünçlü şeyler okuduk. Kitabın adı Alman Laternasından Peri Nağmeleri’ydi ve içinde bir alay tahta basması resimle, basit, eğlenceli, sıradan şarkı vardı. Ortalık kararınca bu iş de sona erdi. Ekmeğimizi yiyip bitirdikten sonra Knulp müzik dinlemek istedi. Çantamdan ağız armonikamı çıkardım. İçi bir sürü kırıntıyla dolmuştu. İyice temizledikten sonra, çok duyulmuş birkaç ezgiyi çalmaya başladım. Çevremizi epeydir sarmış dalgalı karanlık şimdi de önümüzdeki bin bir çeşit dalgalı arazinin içine doğru yayılıp genişliyordu. Gökyüzü de artık uçuk aydınlığını yitirmiş, kararmasıyla da yavaş yavaş, birbiri ardından yıldızlar parlamaya başlamıştı. Armonikamın hafif ve ince ezgileri, kırlar boyunca yayılıyor, geniş havalarda yitip gidiyordu.
“Herhalde hemen uyumayız” dedim Knulp’a, “bana bir öykü anlat, gerçek olması gerekli değil, istersen bir masal anlat.”
Knulp düşündü.
“Olur” dedi, “hem bir öykü, hem de bir masal, ikisi iç içe. Daha doğrusu bir düş. Bu düşü geçen güz görmüştüm. O zamandan bu yana tümüyle aynı düşü iki kez daha gördüm. Sana bunu anlatayım:
Küçük bir kasabada bir sokaktı. Kendi yurdumdaki bir sokağa benziyordu. Bütün evlerin çatıları sokaktan yana dönüktü; ama her zaman olduğundan daha yüksek görünüyorlardı. Aralarından yürüyordum ve bana öyle geliyordu ki, sanki çok, çok uzun zamandan sonra yurduma dönmüştüm; ancak duyduğum sevinç yarımdı; çünkü her şey yerli yerinde değildi.Yurdumda değil de büsbütün başka bir yerde olup olmadığımı tam olarak kestiremiyordum. Bazı köşeler tümüyle eskisi gibiydi, oraları hemen tanıyordum. Ama evlerin çoğu yabancı ve görmediğim şeylerdi. Köprüyle pazara giden yolu da bulamamıştım. Bunun yerine tanımadığım bir bahçeyle bir kilisenin yanından geçmiştim. Kilisenin Köln’deki ya da Basel’deki gibi iki kocaman kulesi vardı. Oysa yurdumdaki bizim kilisenin hiç kulesi yoktu, yalnızca iğreti çatısından yukarıya doğru kısa bir çıkıntısı vardı. Çünkü vaktiyle yanlış yapılmış, kule de bitirilememişti. İnsanlara gelince: Onlar da öyleydi. Uzaktan gördüğüm bazılarını çok iyi tanıyordum, adlarını da biliyordum. Çağırmak için bu adlar dilimin ucuna kadar geliyor, ama ben seslenmeye kalmadan onlar ya bir eve giriveriyor ya da bir yan sokağa sapıp gidiyorlardı. Yaklaşıp yanımdan geçen olursa, o da hemen değişiyor, bir yabancı oluyordu. Ama geçip gittikten sonra arkasından bakarken kesinlikle odur, onu tanıyorum, diye düşünüyorum. Bir dükkânın önünde yan yana duran birkaç kadın da gördüm. Hatta onlardan biri bana rahmetli halammış geldi; ama kendilerine doğru gidince onları yine tanıyamadım ve hiç anlayamadığım, bambaşka, yabancı bir şiveyle konuştuklarını duydum.
Sonunda düşündüm: Ah bir kez yine kentin dışına çıksaydım, bu oydu ama o değildi. Yine de durmadan ya tanıdık bir eve ya da bildik bir yüze doğru koşuyordum. Fakat hepsi de beni deli sanıyordu. Bu arada ne kızıyordum, ne canım sıkılıyordu, yalnızca üzülüyor ve çok korkuyordum; bir dua okumak istedim, var gücümle düşündüm; ama aklıma, örneğin “çok saygıdeğer efendim” ve “içinde bulunulan koşullar altında” gibi yararsız ve aptalca deyişlerden başka bir şey gelmiyordu. Bunları şaşkın ve üzgün, kendi kendime yineleyip duruyordum.
Öyle sanıyorum ki bu, böylece sıcaktan yorgun düşünceye ve tümüyle istençsiz bir durumda oradan oraya sendelemeye başlayıncaya kadar birkaç saat sürdü. Sonunda akşam olmuştu. İlk gelen adama bir yatacak yer ya da kentin dışındaki ana yolun nerede olduğunu sormaya karar vermiştim. Ancak kimseye bir şey söyleyemiyordum. Sanki ben orada hiç yokmuşum gibi hepsi yanımdan geçip gidiyordu. Yorgunluktan ve üzüntüden neredeyse ağlayacaktım.
Derken yol birdenbire bir köşeyi döndü ve birdenbire karşıma bizim eski sokak çıktı. Bir parçacık başka bir kılığa girmiş, hatta süslenmişti; ama bu beni artık hiç de öyle rahatsız etmiyordu. Hemen yürümeye başladım. Düşün karışıklığına karşın, evleri birbiri ardı sıra iyice tanıdım, sonunda da eski baba evimizi buldum. O da tıpkı ötekiler gibi eskisinden daha yüksekti, bunun dışındaysa tıpkı eskisi gibiydi. Korkunç bir sevinç ve heyecanla sırtımın ürperdiğini duydum.
Kapının önünde ilk sevgilim duruyordu. Adı Henriette’ydi. Yalnızca eskisinden biraz daha uzun ve başka gözüküyordu; ama daha da güzelleşmişti. Hatta yaklaşınca şaşılası bir biçimde melek gibi güzel olduğunu fark ettim. Ama şunun da farkına vardım ki, bu kız açık sarışındı. Henriette gibi esmer değildi; ama arınmış olmasına karşın aşağı yukarı yine onun kendisiydi.
‘Henriette!’ diye bağırdım ve şapkamı çıkardım. Öyle kibar, öyle şahane bir görünüşü vardı ki, beni tanıyıp tanımayacağını kestiremiyordum.
Büsbütün benden yana döndü, gözlerimin içine baktı. Böyle gözlerimin içine bakınca şaşırdım, utandım; çünkü o hiç de benim adını çağırdığım insan değildi, uzun zaman dolaştığım ikinci sevgilim Lisabeth’ti. Şimdi de ‘Lisabeth!’ diye haykırdım ve elimi uzattım.
Bana öyle bir bakış fırlattı ki, ta içime işledi. Tanrı’nın bir insana bakışı gibi sert ve gururlu değil, öyle dingin, öyle berrak, ama öyle ruhani, öyle düşünceliydi ki, ben kendime o anda sanki köpekmişim gibi geldim. Bana bakarken ciddileşti ve üzünçlendi. Sonra kendisine ilgisiz bir şey sorulmuş gibi başını salladı, elimi de tutmadı, eve geri döndü, arkasından kapıyı sessizce kapadı. Kilidin şırak diye çıkardığı sesi duydum. Sonra geri dönüp uzaklaştım. Göz yaşlarından ve üzüntüden gözlerim pek bir şey göremiyordu, kent de şimdi yine şaşılacak biçimde değişmişti. Şimdi her sokak, her ev yine tıpkı eskiden olduğu gibiydi, o acayiplik kaybolmuştu. Çatılar artık öyle yüksek değildi, yine eski renklerini almışlardı. İnsanlar gerçek insanlardı, tanıyınca bana şaşkınlık ve sevinçle bakıyorlardı. Kimisi de beni adımla çağırıyordu; ama ben hiç yanıt veremiyor, olduğum yerde kalamıyordum. Var gücümle köprüden geçip kentin dışına çıktığını çok iyi bildiğim yoldan koşuyordum; her şeye içimin acısından ıslanan gözlerimle bakıyordum. Neden olduğunu bilmiyordum; ama bana öyle geliyordu ki, burada benim için artık her şey yitmişti, onun için buralardan utanarak kaçıp gitmeliydim.
Ancak kentin dışına çıkıp kavak ağaçlarının altına varıp bir parça durunca aklıma geldi: Biraz önce yurdumda ve evimizin önündeydim de babamın, annemin, kardeşlerimin, dostlarımın hiçbirini hiçbir biçimde anımsamamıştım. İçim şimdiye kadar hiç olmadığı biçimde bir şaşkınlık, bir üzüntü ve utançla dolmuştu. Fakat dönemedim, hiçbir şeyi onaramadım; çünkü düş bitmiş, uyanmıştım.”
Knulp derdi ki: “Herkesin ruhu kendinindir. Kimse ruhunu başka bir ruhla karıştıramaz. İki kişi buluşabilir, birbiriyle konuşabilir, birlikte olabilir; ama ruhları çiçekler gibidir, her biri kendi bulunduğu yere kök salmıştır, hiçbiri öbürüne varamaz; varmak isterse kökünden kopması gerekir. Bunu da yapamaz. Çiçekler kokularını ve tohumlarını çevreye saçarlar; çünkü birbirlerine ulaşmak isterler; ama bir tohumun konması gereken yere varması için çiçek bir şey yapamaz, bu rüzgârın işidir, o nasıl isterse, nereden isterse öylece gelir, eser, gider.”
Biraz sonra da: “Sana anlattığım düşün anlamı belki de budur” dedi. “Ben ne Henriette’ye bilerek haksızlık ettim, ne de Lisabeth’e. Ama bir kez her ikisini de sevip kendime mal etmek istediğimden, ikisi de benim için birbirine benzer görünen ama bunlardan hiçbiri olmayan bir düş hayali oldular. Hayal benimdi, artık hiçbir canlılığı kalmamıştı.
Annemle babam için de genellikle böyle düşünmüşümdür. Onlar benim kendi çocukları ve dolayısıyla da onlar gibi olduğumu düşünürler. Ama ben kendilerini sevsem de, yine onlar için anlayamayacakları, yabancı bir insanım. Onlar benim için, hele benim ruhum için en önemli olan şeyi ikinci derecede bulurlar, onu benim gençliğime, geçici hevesime verirler. Bununla birlikte beni severler ve iyiliğim için her şeyi yaparlar. Bir baba çocuğuna burnunu, gözlerini, hatta aklını bırakabilir, ama ruhunu veremez. Ruh her insanda yenidir.”
Bunlara diyecek bir sözüm yoktu. Çünkü o zamanlar bu düşünce yollarından, hiç olmazsa kendi öz gereksinmelerim bakımından, henüz geçmiş değildim. Bu ince düşüncelerden çok hoşlanıyordum ama içime kadar işlemedikleri için, bunların Knulp için de savaşımdan çok bir oyun olduğunu sanıyordum. Bundan başka ikimizin orada, kuru otlar üzerinde yatışımızın, geceyi ve uykuyu bekleyerek ilk yıldızları seyredişimizin de erinç veren bir güzelliği vardı.
“Knulp” dedim, “sen bir düşünürsün. Profesör olmalıymışsın.”
Güldü, başını salladı.
“Profesör değil de, bir kez daha Kurtuluş Ordusu’na* yazılsaydım, belki daha iyi olurdu” diye düşünceli düşünceli yanıt verdi. Artık bu kadarı da fazlaydı. “Bak” dedim, “bana ağız yapma! Bir aziz olmayı hâlâ istemiyor musun?”
“Doğru, onu da istiyorum. Eğer düşüncelerinde ve yaptıklarında gerçekten ciddiyse, her insan azizdir. İnsan doğru bildiğini yapmalıdır. Eğer bir gün Kurtuluş Ordusu’na girmeyi doğru bulursam, umarım bunu yaparım da.”
“Yine Kurtuluş Ordusu!”
“Evet. Neden olduğunu sana anlatayım. Şimdiye kadar birçok kimseyle konuştum. Birçok da söylev dinledim. Rahiplerin, öğretmenlerin, belediye başkanlarının, sosyal demokratların ve liberallerin konuşmalarını duydum; ama içlerinden hiçbiri bütün yürekleriyle içten değildi ve hiçbirinin, gerekirse kendi bildiği uğruna kendinden özveride bulunabileceğine inanamadım. Oysa Kurtuluş Ordusu’nda, çalgısına, bütün gürültü patırtısına karşın, üç dört kez öylelerini gördüm ve dinledim ki, gerçekten içtendiler.”
“Öyle olduklarını nereden biliyorsun?”
“Bu anlaşılır. Örneğin onlardan biri bir köyde bir söylev vermişti. Bir pazar günü, açıkta, toz toprak içinde. Hava da öyle sıcaktı ki. Çok geçmeden sesi kısıldı. Böyle olmasa bile, zaten sağlıklı bir görünüşü yoktu. Artık tek bir söz bile edemeyecek duruma gelince, üç arkadaşına bir şarkı söyletti ve bu arada bir yudum su içti. Çocuklar, büyükler, köyün yarısı çevresine toplanmıştı, onu deli yerine koyup alay ediyorlardı. Arkalarda genç bir uşak duruyordu, elinde bir kırbaç vardı; zaman zaman konuşmacıyı kızdırmak için onu var gücüyle şaklatıyor, her defasında da herkes gülüyordu. Ancak zavallı adamcağız kızmıyordu. Oysa hiç de aptal değildi. Kısık sesceğiziyle gürültüye karşı koymaya çalışıyor, öte yandan başka birinin bağırdığını ve sövdüğünü görünce de gülümsüyordu. Biliyor musun, kimse bunu karnını doyurmak ya da eğlence için yapmaz. Kesinlikle içinde derin bir aydınlık ve gerçek vardır da onun için yapar.”
“İyi ama bu örnek herkese uymaz ki. Örneğin senin gibi ince ve duygulu bir kimse o gürültü patırtıya katlanamaz.”
“Belki de katlanır, kim bilir. Eğer o insan incelikten ve duygulu olmaktan daha iyi bir şeyin olduğunu biliyorsa ve bu şey kendisinde varsa. Bir örnek, elbette herkese uymaz. Ama gerçeğin herkese uyması gerekir.”
“Ah şu gerçek! Onların Halleluyalarıyla bu gerçeğe sahip olduklarını ne biliyorsun?”
“Bilinmez, çok doğru. Ama ben yalnızca şunu diyorum: Eğer bir kez gerçeği bulur da budur diyebilirsem, onun ardından gitmek isterim.”
“Eğer bulursan! Ama sen her gün bir hikmet bulursun. Ertesi gün de gözünde onun hiçbir geçerliliği kalmaz.”
Bana şaşırarak baktı.
“İşte şimdi biraz kötü bir şey söyledin.”
Özür dilemek istedim ama o izin vermedi, sustu, sonra yavaşça “Allah rahatlık versin” dedi ve sessizce uzandı. Uyuduğuna inanmıyordum. Ben de çok heyecanlıydım. Bir saatten fazla dirseklerime dayanmış, orada yattım ve geceye bürünmüş kırları seyrettim.
Sabahleyin hemen fark ettim ki, Knulp’un iyi bir günüydü. Bunu kendisine de söyledim. Bana çocuk gözlerine benzeyen gözlerinin içi parlayarak baktı: “İyi bildin” dedi, “biliyor musun, insanın böyle keyifli günleri neden olur?”
“Bilmiyorum, neden?” dedim.
“Şundan olur, geceleyin güzel bir uyku uyumuştur ve çok güzel bir düş görmüştür. Ama düşün ne olduğu hiçbir zaman bilinmez. Bugün bana da öyle oldu. Düşümde bir sürü görkemli, eğlenceli şey gördüm; ama hepsini unuttum; yalnızca gördüklerimin olağanüstü güzel şeyler olduğunu biliyorum.”
Daha ilk köye varıp bir sabah sütü bile içmeden, o erken saatlerde sıcak, hafif, sıkıntısız sesiyle üç dört tane yepyeni şarkı tutturdu. Bu şarkıların yazılmış ve basılmış olabileceği belki de hiç düşünülemezdi. Gerçi Knulp büyük bir şair değildi ama pekâlâ küçük bir şairdi ve şiirlerini şarkı olarak söylerken, bu şarkıcıklar güzel şarkılara güzel kardeşler gibi benziyorlardı. Hele aklımda kalan bazı yerleri, bazı dizeleri gerçekten güzeldi, bunların benim için hâlâ değeri vardır. Bunların hiçbiri yazılmamıştı. Bu dizeler doğmuş, yaşamış ve zararsız, sorumsuz, yellerin esişi gibi ölüp gitmişlerdi. Ama bunlar yalnızca bana ve ona değil, daha birçoklarına, çocuklara, büyüklere birçok güzel, zevkli dakika yaşatmıştı.
“Aydınlık ve pazar giysilerine bürünmüş,
Kent kapısından çıkan bir küçük hanım
gibi al ve gururlu,
Çam ormanları üstünden yükseliyor…”
İşte o gün şarkılarında hemen her zaman raslanan ve övülen güneşi böyle dile getirmişti. Gariptir, konuşurken ince düşünceleri, felsefe yürütmeleri ne kadar beceremiyorsa, dizeleri de açık, parlak pazar giysileriyle oradan oraya sıçrayan tertemiz çocuklar gibi, o derece özgür ve tasasızdı. Bunlar çoğu zaman anlamsız ve garip şeylerdi ve yalnızca içindeki coşkunluğu dışarı vurmaya yarıyordu.
O gün onun neşesi olduğu gibi bana da geçmişti. Rasladığımız herkesle selamlaşıyor, şakalaşıyorduk. Öyle ki arkamızdan kâh gülüyor, kâh sövüyorlardı. Bütün günümüz bir bayram gibi geçiyordu. Birbirimize okul yaşamımızın yaramazlıklarını, şakalarını anlatıyor, yanımızdan geçen köylülere, hatta atlarına, öküzlerine gülünç gülünç adlar takıyorduk. Gizli bir çitin kıyısından çalınmış böğürtlenlerle karnımızı doyuruyor ve hemen saatte bir, bir yerde mola verip dinlenerek gücümüzü ve ayakkabılarımızı koruyorduk.
Bana öyle geliyor ki, Knulp’u tanıdığımdan bu yana onu hiç bu kadar ince, bu kadar sevimli ve konuşkan görmemiştim ve asıl bundan sonra birlikte bir yaşamımız olacağını, birlikte gezip dolaşacağımızı ve neşeleneceğimizi düşünerek seviniyordum.
Öğleye doğru ağır ve sıkıntılı bir sıcak başlamıştı. Az yürüyor, daha çok çimenlerin üstünde yatıyorduk. Akşama doğru fırtına kokan sıkıntılı bir hava başladı, biz de gece için bir dam altı aramaya karar verdik.
Knulp yavaş yavaş dinginleşmiş, biraz da yorulmuştu; ama ben bunun hiç farkına varmamıştım; çünkü hâlâ bütün kalbiyle gülüyor ve benim şarkılarımı benimle birlikte söylüyordu. Ben de daha çok keyiflenmiştim. İçimi art arda sevinç ateşlerinin kapladığını duyuyordum. Belki de Knulp için durum bunun tam tersiydi. Belki de onun içindeki fırtına sönmeye başlamıştı. Ben o zamanlar hep böyleydim. Neşeli günlerimde gece ilerledikçe canlılığım da artardı. Coşkum bir türlü dinmezdi. Hatta çoğu zaman, böyle bir neşeden sonra, gece vakti, başkaları çoktan yorulup da uykuya dalmışken ben daha birçok saat yalnız başıma dolaşır dururdum.
Bu akşam vaktinin sevinç nöbeti o gün de içimi kaplamıştı ve vadi boyunca gidip de büyük bir köye ulaşınca, eğlenceli bir gece geçireceğiz diye sevinmiştim. Önce köyün kıyısında kolayca girilebilecek bir ambarı geceleme yerimiz olarak ayırdık. Sonra köye gidip güzel bir bahçeli lokantaya girdik. Arkadaşımı bugün için konuğum olarak çağırmıştım. Ona bir yumurtalı pastayla birkaç şişe bira ikram etmeyi düşünüyordum; çünkü bugünümüz bir sevinç günüydü.
Knulp çağrımı sevinçle kabul etti. Güzel bir çınar ağacının altındaki bahçe masasında yerlerimize oturunca yarı utangaç bir tavırla şöyle dedi: “Biliyor musun, içmeye başlamayalım, olmaz mı? Bir şişe birayı sevinerek içerim, çok da iyi olur, bu benim için de bir zevktir; ama daha fazlasına dayanamam.”
Sesimi çıkarmadım, canımızın istediği kadar içeriz diye düşündüm. Sıcak yumurtalı pastayla yanındaki kuvvetli, taze esmer çavdar ekmeğini yedik. Knulp daha kendisininkini yarılamamışken, ben kendim için ikinci bir bira daha getirttim. Zengin bir masada hovardaca, efendi gibi oturduğum için çok keyifliydim. Bu akşamın bir süre daha zevkini çıkarmak istiyordum. Knulp birasını bitirince ricalarıma karşın ikincisini istemedi. Bana şimdi köyde biraz daha dolaşmayı, sonra da erkenden yatmayı önerdi. Benim niyetim hiç de bu değildi; ama birdenbire karşı çıkmak istemedim. Bira şişem daha boşalmadığı için onun benden önce çıkıp bir süre dolaşmasına diyecek bir sözüm yoktu, sonra yine buluşurduk.
Kalkıp gitti. Arkasından, keyifli, rahat paydos adımlarıyla, kulağının arkasında bir yıldızçiçeği, birkaç basamak merdivenden geniş sokağa inip yavaş yavaş köye doğru uzaklaşmasını seyrettim. Benimle birlikte bir şişe daha içmek istemeyişine üzülmeme karşın arkasından bakarken sevinç ve sevecenlikle: “Sevgili çocuk!” diye düşündüm. Bu arada havadaki sıkıntı, güneşin kaybolmasına karşın durmadan artıyordu. Böyle bir havada, akşam vakti soğuk bir içkinin başında tatlı tatlı oturmaktan zevk alırdım. Onun için masamda bir süre daha kalmaya hazırlandım; hemen hemen biricik müşteri olduğum için, hizmet eden kız benimle gevezelik etmeye bol bol zaman buluyordu. Kıza iki puro da getirttim, birini ilk önce Knulp için saklamayı düşünmüştüm. Sonra unutup onu da kendim içtim.
Bir saat kadar sonra Knulp geldi, beni almak istedi. Oysa ben yerimden kalkmak istemiyordum. Knulp da yorgun olduğu ve uyumak istediği için, yatacağımız yere yalnız gidip yatmasına karar verdik. O da çıktı gitti.
Hizmet eden kız, o gider gitmez hemen yanıma gelip onun hakkında bana sorular sormaya başladı. Çünkü Knulp hiçbir kızın gözünden kaçmıyordu. Buna bir diyeceğim yoktu. Knulp benim dostumdu. Bu kız da sevgilim değildi. Hatta onu korkunç övdüm; çünkü keyfim yerindeydi ve herkesin iyiliğini istiyordum.
Sonunda geç vakit gitmeye hazırlanırken gök gürlemeye, çınar ağaçlarının yaprakları arasından hafif bir rüzgâr esmeye başladı. Parayı ödedim; kıza da on fenik bahşiş verdim. Yavaş yavaş yola koyuldum. Yürürken bir şişeyi fazladan içtiğimi duyumsuyordum. Son zamanlarda hiç sert içki içmemiştim. Ama bu durum bana keyif veriyordu; çünkü daha dayanabiliyordum. Bütün yol boyunca, geceleyeceğimiz yeri buluncaya kadar, kendi kendime şarkılar söyledim. Oraya varınca da yavaşça içeri girdim, Knulp’u da gerçekten uykuya dalmış buldum. Durup ona baktım. Kolları sıvalı, yere yaydığı kahverengi ceketinin üstüne uzanmış, sakin sakin soluk alıyordu. Alnı, çıplak boynu, kendinden epey öteye uzattığı bir eli, bulanık yarı karanlığın içinde soluk bir aydınlık veriyordu.
Derken ben de giysilerimle yattım. Ancak heyecandan ve kafamın dumanlı oluşu yüzünden uzun zaman uyuyamadım. Sonunda ortalık ağarmaya başlarken derin, deliksiz ve ağır bir uykuya dalmışım. Bu, derin ama hiç de rahat olmayan bir uykuydu. Üstümde bir yorgunluk ve ağırlık vardı. Karışık ve azap verici düşler görüyordum.
Ertesi gün geç uyanmıştım. Gün epeyce ilerlemişti ve parlak güneş ışığı gözlerimi acıtıyordu. Kafam boş ve bulanıktı. Her yanım ağrıyordu. Uzun uzun esnedim, gözlerimi ovaladım, kollarımla öyle gerindim ki, eklemlerim çıtırdadı. Ancak yorgunluğuma karşın içimde dünkü neşeden bir parça, bir yankı kalmıştı. İlk raslayacağım çeşmede içimdeki küçük ezginliği çalkalamayı düşündüm. Ama iş başka türlü oldu. Çevreme bakınca Knulp’un orada olmadığını gördüm. Kendisini çağırdım, ıslık çaldım. Önce içime hiç kuşku düşmemişti. Ancak çağırmak, ıslık çalmak ve aramak boşa çıkınca, birdenbire onun beni bırakmış olabileceği aklıma geldi. Evet, gitmişti. Gizlice kalkıp gitmişti, benimle daha fazla kalmaya dayanamamıştı. Belki de benim dünkü içki içişim hoşuna gitmemişti, belki de bugün kendi dünkü taşkın sevincinden utanmıştı. Belki yalnızca bir kapris yüzünden, belki de benim birlikteliğimden kuşkuya düştüğü için ya da içinde birdenbire uyanan yalnız kalma gereksinmesi yüzünden. Ama yine de en büyük suçun benim içkimde olması olasıydı.
Sevincim sönmüştü. İçimi bir utanma ve üzüntü bürümüştü. Arkadaşım şimdi nerelerdeydi? O ne derse desin, onun ruhunu biraz da olsa anladığımı düşünüyordum, o ruha biraz da olsa ortak olmuştum. Oysa şimdi gitmişti, bense yapayalnız, düş kırıklığına uğramış, orada kalakalmıştım. Ondan çok kendime kızıyordum. İşte şimdi Knulp’a göre her insanın içinde yaşadığı, benimse o zamana kadar pek inanamadığım yalnızlığı kendim de tatmak durumuna düşmüştüm. Bu çok acı olmuştu. Hem de yalnızca o ilk günler için değil. Bu yalnızlık duygusu, her ne kadar ara sıra azalır gibi olmuşsa da, o zamandan bu yana beni hiçbir zaman bütünüyle bırakmamıştır.
[pro-player]http://video.ak.facebook.com/cfs-ak-ash2/32949/756/1289663530202_26881.mp4?h=be3f02add2beaf2b1808ad78462dedea&r=1670[/pro-player]
Oil Paint Portrait- Kiss – Video. Ekleyen Halise ÇETİN
Resimle ilgilenen arkadaşlar mutlaka izleyin.
Adam kadınının yüzüne baktı. Taksiden inmeden başlamıştı bakmaya. Hatta yol boyunca bakmıştı. Henüz taksi tam durmadan. Kapıyı açmaya çalışınca, ters bir bakışla karşılaştı.
13 Şubat 1945’te yapılan ve birkaç on bin kişinin ölümüne neden olan Dresden bombardımanı için “Alman Hiroşiması” da denilir. 65 yıl önce o gün, önce İngiliz hava kuvvetleri Royal Air Force ardından da ABD hava kuvvetleri tarafından kent yoğun olarak bombalanır. Çok sayıda yangın bombası atılması nedeniyle keant ateş topuna döner.
Sonraki Sayfa »