ELLY/ İhsan ARI

Mart 31, 2010 by Genelce/  
Filed under Edebiyat, Yazar, Öykü, İhsan ARI

Elly burada yok dedi, üstü-başı, eli-yüzü gibi içinin de darmadağınık olduğunu düşündüğüm adam. Ne sorarsam sorayım, başka cevabı olmadığı anlaşılıyordu, yüzündeki öfkenin gezinişinden. Öfkesi, Elly’i kıskandığından değil de o an yapmakta olduğu neyse ondan koparmış olmamdandı sanki. Danke deyip ayrıldım. İçimde Elly’i bulamamanın ve bu adama bir daha soramayacak olmanın öfkeye bulanmış burukluğunu taşıyordum. Adamın kocaman kafasını ve upuzun gövdesini saklayamayan avlu duvarının üzerinde, Elly’nin seramikten yaptığını söylediği melek heykelcikleri vardı. Ah! Elly, uzun uzun konuşabilirdik, heykellerin, resimlerim ve sanat üzerine.
Lehhauzen Tramvay Durağında, birkaç yeni yetme kız ve yaşlı bir Alman kadından başka kimsecikler yoktu. İsteksizce bindim tramvaya. Durakların merkezi olan Königsplatz’da(kral meydanı) inecektim, ya sonra?
Elly, içimin her yerini bir kaplıyor, bir yok oluveriyor ve yerinde kocaman bir boşluk bırakarak içimi eziyordu. Ah! Elly… Neden o abraş adamın yerine sen çıkmadın? Orada değildin biliyorum ama neredesin? Kartvizitine neden cep telefonunu da yazmadın? Tiyatro Durağındaydım, bir durak sonra inecektim. Ah Elly! Tramvaydan indiğimde seni görüversem… Mum ışığı titremesince, ince dudaklarından savrulan gülüşünle gülüversen… Ne yaparım ben şimdi?
Königsplatz’da gönülsüzce indim tramvaydan. Karşıda, yolun hemen kıyısında Haydar Baba Dönercisi. Haydar, iri yarı, kalın, gür bıyıklıydı. Sağlıklı görünmesine karşın, bir ay içinde, erimiş kurumuş, göçüp gitmişti yaşamdan. Kardeşi, hastalığını bilemediler dese de herkes AIDIS diyordu. İçim iyice karardı. Yürüdüm ayaklarımın beni çektiği yöne.
Belediye meydanında hafta sonu ve akşamüstü kalabalığı yoktu. Güneşin değdiği bir kafenin dışarıdaki masalarında, orta yaşın üzerinde birkaç Alman, gazete okuyor, kahve içiyor, süslü, bakımlı bir bayan da kahvaltı yapıyordu. İçimden bir kapuçino içsem mi diye geçirsem de yanımdaki tatlı inişten yürümeye devam ettim.
Üzeri brandalı, içinde ne olduğu belli olmayan bir kamyon kasası gibiydi kafam. Ayaklarıma bakarak yürüyor, aşınmış Arnavut taşlarını, aralarındaki boşluklara gömülmüş bira kapaklarını, yağmur sularını kolayca toplayan özenli eğimleri görüyordum.
Augsburg Kültür Evi’nin önüne geldim. Yerli, yabancı birkaç insan, masalara birer kişi olarak oturmuşlardı. Yalnız insanlardı da kendilerinin dışında her şeye kapatmışlardı kendilerini, kendimden biliyorum. Öylesine birkaç el ilanına baktım. Adını duymadığım grup konserleri, yazar söyleşileri, o haftanın filmleri vb… Birkaç tanesini aldım ve geri bıraktım.
Yolun ikiye bölündüğü yerde duraladım. Altstadt dedikleri, şehrin ilk yerleşim yerine mi, evime mi gitsem? Aynıydı… Nereye gitsem, ne yapsam aynı…
Sekshop’un oradaydım. Jakober caddesindeki caminin önündeydim desem de olur aslında. Giriş kapıları yan yana, yarım metre kadar. Komik bulurdum bu durumu. Buradan geçerken, bir kaç kez, namaz takkesiyle bizimkilerin, yanlış kapıdan, telaşla ve utançla çıktıklarını görmüş, hadi, hadi demiştim içimden. Yürüdüm. Şamata Kafe’nin önündeydim. Tilkinin ya da katilin dönüp, dolaşıp geldiğince…
Murat yalnızdı. Belindeydi siyah önlüğü. Daracık, siyah bir tişört giymişti yine. Yirmili yaşlarında geliştirdiği kaslarını göstermeyi seviyordu. Kaçmaz hocam benden, yeter ki kafaya koymayayım diye başlar mıydı? Başlayacak olursa çıkarım diye düşünürken gördü beni.
Ooo, hocaların hocası, neymişsin de bilmiyormuşuz diye girdi söze selamdan önce. Merhaba Murat dedim ve dikildim öylece. Buğday birası mı, şarap mı diye sordu. Çay dedim. Olur mu hocam dercesine baktı. Çayı da yeni demledim dedi ve tezgâhın arkasına geçti.
Yüzünün yılışık gevşemesinden, dudaklarının alıştırma yaparcasına hareketlenmesinden belliydi bir şeyler diyeceği de yüz vermez görüntüm engelliyordu onu. Çayı Türkiye’den getirdiği cam bardakta verdi. Bir yudum aldım. Tazeydi. İyi geldi. Sigara uzattı. Yak hocam, malın gibi davitof dedi. Çakmağın da burada… Yaktım.
Ortamı oluşturmuştu, içindekini suratıma kusmak ve bunun tadını çıkarmak için. Her zaman, belden aşağı üslupla başlattığı konuşma, benim katılımsızlığımla kapanır ve kadınlar konusundaki başarı
öyküleri başlamadan biterdi Murat’ın. Yiğit tarafları da vardı.
Birinde, Almanya’daki Türk Gençleri ve Almanlarla ilişkileri konusu açılmıştı. Bu konudaki gözlemlerlimi ve düşüncelerimi anlatırken, epeyce içtiğini sonradan öğrendiğim, biracı Almanlardan biri, problemlerin mi var demişti. Ben, olmadığını söyleyip, Alman’a teşekkür ederken Murat, defol diyerek, Alman’ı yaka paça dışarı atmıştı. Problemlerin mi var sorusunun, kapa çeneni, rahatsız ediyorsun anlamı içerdiğini bilmiyordum o zamana kadar.
Hocam, ne yaptın akşam yav diye sorarak girdi çok istediği muhabbete(!) Karıyı ayakta si derken, yapacaktın şeklinde değiştirdi bakışlarımdaki hoşnutsuzluğu görerek. Sustu. Harika. Ama Allah için söyle, hatun ilahtı değil mi sayın hocam diye tekrar başladı söze.
Dinlesem mi, hatta arada katılarak şu can sıkıntısını öldürsem mi diye geçirdim. İçimden gelmiyordu. Zerrece isteğim yoktu konuşmaya. Kızgınlığımı açıkça belirtecek şekilde, sertçe yerimden kalktım ve lavaboya gittim. Elimi, yüzümü yıkadım. Aynaya sıçramış suları, bir bayram temizliğine
girişmişçesine, bolca aldığım kâğıt havluyla uzunca sildim.
Sildikçe, akşamki gencin, Hüseyin’di adı, kanunla çaldığı, Sezen’in “Keskin Bıçak” şarkısı, kimin olduğunu bilmediğim “Güz Gülleri”, Nilüfer’in söylediği müziği Lorena Mc Kennit’a ait olan “Caddelerde Rüzgâr” şarkıları, oyun havaları, halay havaları doldurmaya başladı, aynanın içindeki ve dışındaki boşlukları.
Tam şuraya yaslamıştım Elly’i. Şu kondom otomatının oraya. Bir elimle başını tutmuştum otomata çarpmaması için. Bunu fark etmişti Elly. Bir kavgada, kendisini arkalayan babasına, sevgiyle, minnetle, hayranlıkla bakan, üzerine gri noktalar serpilmiş çini taşı gözleri, altı-yedi yaşlarındaki bir kız çocuğunun gözlerine dönüşüvermişti. İçime bakarmışçasına seğriyen gözleri, benden kopmuş, kendi dibine, uçsuz kuyulara doğru inip gitmişti. Hafifçe titreyen göz kapakları, bir dip sarsıntının, bir derin depremin habercisiydi. İnce, uzun, hafifçe kıvrık, büyülü bir masal tarağına benzeyen kirpikleri, epeyce eski, trajik ve karışık bir anıyı tararcasına yarım hareketler yapıyordu. Tam kapanırsa, bana açılan kapı da bir daha hiç açılmamacasına kapanacaktı. Bunun korkusunu, uzun parmaklı, bembeyaz, seramik toprağının kendisine benzetmeye çalıştığı, pürüzlü sanatçı ellerinin, omuzlarıma yakın, pazılarımı tutmakla dokunmak arası, sevimli bir köpeğin sahibine dokunurcasına temasından seziyordum. Buğulanan, ıslanmaya da başlamış bu çocuk gözleri, iyice katılaşmış dünlerini daha kolay eşelenebilmesi için yumuşatıyordu. Hâkim görevindeki iki tanrının karşısındaydık ikimizde. Kendi dünlerimize, hilesiz tanıklık etmeye hazırdık. Elleri, üzerimden doruk kürtününce koptu kopmak arasıydı. Acının, an’la ve anıyla çırpılıp eritildiği, bu ince hüzün, öyle güzeldi ki… Uzamamalıydı. Kopup da gitmemeliydik birbirimizden. Bağrıma bastım onu.
Kim çözebilirdi ki bunu hangi duyguyla yaptığımı? Babaydım, kocaydım, oğuldum. Sevgiliydim. Hepsi miydim bunların? Ama o, ne kızımdı, ne anamdı, ne karımdı, ne de aşığımdı. Şefkattim de ben, onu acı yaylımından koruyordum yalnızca. Nefessiz kalmış bir kuş gibi çırpındı. Lass, dedi, bırak… Ağlamaya başlarsam susturamazsın. Fick mich! (…ik beni!)
Sessizliğin ortasında bir ses patlamış, denizde bir dip depremi olmuş, sular göğe yükselmişti de biz o su dağının altında kalmıştık. Bozuk bir vcd filmince, bir yığın görüntü, hem donuyor, hem deviniyor, hem karecikler halinde anlamsız yığınlar oluşturuyordu.
Düğmemi açıp fermuarımı indirdi ve külotuma sokuverdi elini. Değişen nefesi, yaralı ve öfkeli, bilinmedik bir deniz canlısının denize karışan sesine benziyordu. Belime doğru eğiliyordu ki yavaşça açılan lavabo kapısı sırtıma değdi ve beni itti. Elly, bir kedi kadar pratik, beni kendine kilitledi. Bir Türk gibi öpüşüyordu. Bütün emme gücüyle yutmaya çalışıyordu alt dudağımı.
Murat’ın hanımıydı gelen. Esmerden daha esmer, bizim oralarda kara kuru dedikleri tiplerden. İkinci hanım olmanın ezikliğini atamamış, portresini yaptım diye bana özel sevgisi ve ilgisi olduğunu, Murat’sız zamanlarda söyleyen, illa onu anlatan bir şiir yazmamı isteyen Nurcan’dı. Özür dilerim deyişinden ve biraz da öfke kokan sesinden anladım O olduğunu.
Elly, hiç takmadı. Dönmemem için kafamı sağ eliyle ensemden bastırırken, sol elinin beş parmağını da açarak, önemli değil ya da beş dakika anlamına gelebilecek bir işaret yaptı. Ne yapıyorum ben diye soramadım bile kendime.
Elly’nin ıslak dudakları, dudaklarını ıslatan sıvı, ağzımın içinden başlayıp, bütün damarlarımı dolduruyor, beni sıvılaştırıyor, her duyguya, Elly’nin bütün hücrelerine, sızabilecek kadar ve birbirimize karışabilecek kadar eritiyordu. Lavabo kapısı yeniden açıldı ve Nurcan’ın bana attığı omuz darbesiyle sendeledik ikimiz de.
Nurcan hiçbir şey söylemeden ve bakmadan tuvalete girdi. Kapıyı açacak ya da kapıya vuracak sandığım elini tutmaya çalışırken Elly, orta parmak işareti yaparak ve sesini hiç alçaltmadan, yeni yetme bir kızın şen şakrak sevinci içinde, aptal inek diyerek, dışarı, salona çekti beni. Nurcan’ın duymaması olanaksızdı.
Murat’la sıkça tanık olduğum ve ortalığı yatıştırmaya çalıştığım kavgalarından biliyordum çirkefliğini Nurcan’ın. Ağza alınmayacak onca laf için özel bir dağarcığa mı sahipti, o an doğaçlama mı üretiyordu bir türlü anlayamazdım.
Masamıza oturduk yeniden. Sütunun karaltıladığı köşedeydik. Bizim bardaklar toplanmıştı. Yarısı içilmiş bir kırmızı şarap bardağı ve siyaha yakın kahverengi paketli davitof sigarası, küçük bir nazarlık yapıştırılışmış çakmak vardı ki tanıdım. Nurcan’ındı. Murat, gözlerinden sinsi sevinçler fırlatarak, masanız temizleniyor Hocam, emrinizi söyleyin derken, Nurcan uzanıp aldı bardağını, sigarasını ve çakmağını. Göz göze geldik. Sanki ona binlerce hakaret etmişim de o bu yenilgiyi kabul etmiş, tamam teslimim işte dercesine öfkesiz ama çaresiz, kırgın bakışlar doldurmuştu gözlerine. İçimde adressiz bir yer, jilet kesiğince acımıştı.
Elly’ye baktım. O da fark etmişti Nurcan’ın bakışlarını. Yüzünde, kendinin ve Nurcan’ın kadınca karışımından oluşan bir gölge vardı. Yaşanmışlıkları konturlayarak belirginleştiriyordu. Elly, elini yüzüme uzatıp, üç parmağını çenemin altına dokundurarak, haydi, şimdi Türk olalım dedi. Kısa şaşkınlığımın arasında, moment diyerek öbür eliyle Nurcan’ın kolunu tuttu. Oldukça sevecen bakışlarla ve zarafetle, Türkiş raki verir misin dedi Nurcan’a ve kalktı. Kanuncu Hüseyin’e doğru bir iki adım attı. Siyah ve uzun bluzunu hafif hafif sıyırarak, göbeğinin biraz üzerine, göbeğini açıkta bırakacak şekilde, yan tarafına beceriklice düğümledi.
Hüseyin bu nedir diye göbeğine dokunarak sordu. Hüseyin, şaşkınlığını yılışık gülüşüyle bezeyerek, göbek derken, göz ucuyla da bana baktı. Hüseyin, onca soruya ve gösteriye rağmen anlamamıştı Elly’nin isteğini. Murat, hemen araya girip, oyun havası çalar mısın Hüseyin kardeş diyerek korudu onu. Hüseyin önce ta… Deyip, ucuna okeyi ulayarak Didayda çalmaya başladı.
Elly, masaların arasında oynamaya başlamıştı ki Murat inanılmaz bir ustalıkla, hiç gürültü çıkarmadan, masaları ve sandalyeleri kenarlara bir dakika içinde taşıyarak, ortada uygun bir alan oluşturdu.
Hem dağıtıyor, hem topluyordu Elly kendini. Bir balerin gibi parmaklarının üzerinde yürüyebiliyor, müziğin ritmini ezbere biliyor ya da hangi notanın geleceğini önceden hatasız kestirebiliyordu. Kalçalarını sağa sola atıyor, öne ve arkaya esnerken düzgün yuvarlaklar oluşturuyordu. Göğüslerini titretiyor, bluzunun içindeki sutyensizliği, kadın çıplaklığının ötesine, gizine, özüne götürüyor, büyülüyordu. Bu olağandışı dansı, gözlerini benden hiç ayırmadan yapıyordu. Kanunun ve dansın dışında, herkes, her şey donmuştu. Nurcan, elinde iki rakı bardağıyla donakalmış, ince, esmer bir Meryem heykelini andırıyordu. Elly, Hüseyin’e, müzisyenlerin anladığı işret diliyle söylemiş olmalı ki aynı anda şak diye bitirdiler. Neden sonra, çılgınca alkışladık.
Kalktım, sarıldık. Öyle sıktık ki birbirimizi, nefesinin ritmiyle deviniyor, titreyen, seğriyen göğüslerini, ikimiz de çıplakmışçasına, içimde iki canlı kıpırdıyormuşçasına hissediyordum. Soluğu yatışana kadar, öylece, tek bir bedenmişçesine kaldık, boşluğun ortasında. Elleri yavaşça indi. Ellerimi tuttu. Gözlerimi, gözleriyle büyünün içinden sıyırarak topladı. Sol kolunu belime doladı. Diğer eli ve gövdesiyle, yere bakarak, zarif bir şekilde selamladı herkesi.
Nurcan’a baktı. Rakı bardaklarını elinden alıp masamıza koydu. Kolunu kucaklarmış gibi omzuna atarak teşekkür etti. Nurcan, öyle safça ve çocukça sarıldı ki Elly’e… Ona Türkçe olarak söylediği, birtanem, canım, aşkım gibi sevgi sözcüklerinden daha anlamlıydı.
Rakılarımızı koydu. Buz getirdi. Kendine de bir rakı bardağı alırken Murat’la bir şeyler konuştu. Sek denebilecek kadar koyu doldurduğu bardağıyla masamıza, Elly’den izin isteyerek, yanıma oturdu.
Anadilinden daha iyi konuştuğu, -Almanya’da doğup, büyümüştü Nurcan- Almancasıyla, beni anlatmaya başladı Elly’e. Sık sık çok sevdiğini söylüyordu. Sessizliğimi, aslında kadınlara pek bakmadığımı anlatıyordu. Bir Yugoslav kadının sarhoş olup, Türk şeyi nasıl olur öğrenmek istiyorum deyip, benimle yatma isteğini, nazikçe nasıl geri çevirdiğimi, çok güzel resim yaptığımı, şiirlerimin resimlerimden de güzel olduğunu ama Almancaya çeviremeyeceği kadar derin olduğunu, hiç ara vermeden anlatıyordu. Ben, elimde bardağım, küçücük bir ara vermesini beklerken, güldü. Tamam, abi ya, düştü işte çenem, hoşgörsene biraz diyerek bardağını aldı ve elinin dışını elimin dışına sürdü. Elly’e de yaptı. Derin bir yudum aldıktan sonra açıkladı ona, cam cama değil can cananın iç anlamını. Murat’a baktı. Zaten, bakışları sık sık üzerimizdeydi Murat’ın.
Kolunu yarı boyunlu attı omzuma Nurcan. Boştaki sağ eliyle avuçladı Elly’nin elini. Abi ya, siz evlenin dedi damdan düşercesine… Elly’i sevdim ben, seni de zaten seviyorum. Evlenin ve hemen bir çocuk yapın. Sonra, aniden kesilen rüzgâr gibi duruldu. Yavaşça omzuma yaslanıp, yanağımdan öptü. Bizim de olur çocuğumuz değil mi abi derken, gözleri içinden dışına doğru ıslanıyordu. Yavaşça kıpırdadı. Yavaşça doğruldu. Ayaklarına bakarak, lavaboya yürüdü. Ona doğru uzanan kocasının, omzuna dokunuşu tam da dokunmanın diliydi ama anlamları henüz oturmamış sözcüklerden oluşuyordu. Lavabonun kapısından süzülürken, omuzlarının tıkanmış boğuk titremelerini görmeseydim keşke…
İyi insan dedi Elly. Ama… Dedi ve sustu. Kaç insanın romanı sığardı ki bu amanın içine?
Elly, bardağını aldı. Elinin tersiyle okşadı elimin tersini. Kolumun içinden kolunu geçirerek, o bildik, bana komik gelen hareketi yaptı. Kaşla göz arasında öğretmişti Nurcan.
Bir dikişte boşalttı bardağını Nurcan. Az önceki kız değildi sanki. Kadın denemeyecek kadar çocuktu daha. Murat’ın yanına, henüz nikâhsız, kocasına ve hayata emanet bir çocuk… Bir çocuğu olacak ve onu hayata ve Murat’a teslim edecek, böylece emanet yerini bulacaktı.
Deli dolu, şımarık ve çılgın bir genç kız oluvermişti birden. Yarı haykırır bir sesle, çalsana lan, pezevengin damadı diyerek, şuh, tuhaf, ağlamaklı bir kahkaha savurdu. Oyun havası çal Hüseyin Abi. Oynayacağım ben. Murat yönelecek oldu Nurcan diyerek. Sarhoşça bir dur işareti yaptı. Gözlerini Hüseyin’e dikerek, avucunu, hani, nerde der gibi uzattı, gülümsedi. Biraz bozulan Hüseyin, bu gülümsemeyle gevşedi. Yanına koyduğu rakısından bir yudum aldı. Parmakları gözle izlenemeyecek kadar hareketlenerek, çalmaya başladı.
Ortada dikilip duran Nurcan, Elly’ye gülümsedi. Başını, ellerinin arasından düşürerek, önüne eğdi. Elleri, şalvara benzer kemeriyle, pembe tişörtünün eteği arasında gezindi. Vücuduna sımsıkı oturmuş tişörtünün ucundan başlayarak, sigara ya da yaprak sararcasına kıvırmaya başladı. Göğsüne kadar kıvrılan tişört, çocuk bileği kalınlığına ulaştı. Tekrar, Elly’ye döndü Nurcan. Kıvrığı boğazına kadar çekince, siyah sutyeni ve sutyeninden taşan buğday rengi, vücuduna göre iri ve dipdiri göğüsleri fışkırdı.
Ağır ve ritmik hareketlerle, bir semazen gibi başladı oynamaya. Gözleri kapandı Nurcan’ın ve bir striptizcinin ellerine dönüştü elleri. Yuvarlak ve bir Afrikalı poposunu andıran kalçalarını okşuyor, belini sıvazlıyor, memelerini olanca gücüyle sıkıyordu da bütün bunları sanki uykusunda yapıyordu.
Murat’ın yüzündeki kızarıklık yerini neredeyse çürük bir siyaha bırakıyordu. Aniden atmaca gibi sündü ve kolundan yakaladığı Nurcan’ı, sürüklercesine lavaboya çekti. Elly’de kalktı arkasından. O da girdi lavaboya. Ben de gittim kapıya kadar. Elly’nin, dışarıdakilerin duymaması için bastırmaya çalıştığı haykırışı, boğuk ve yırtıcıydı. Bırak! Domuz! Diyordu.
Koluna girdiği Nurcan’la çıktılar. Nurcan’ı yanıma oturtan Elly, yeniden girdi lavaboya. Nurcan, tam açamadığı gözleriyle, hiçbir şeyin farkında değilmiş gibiydi. Bitik bir gülümseme vardı yüzünde. Eliyle boynunu yokladı. Boynu, kızarmıştı hafifçe.
Kolundan tuttuğu Murat’la birlikte geri geldi Elly. Elini ıslattığı buzlu suyla Nurcan’ın yüzünü okşarken, küçük kızının gönlünü almaya çalışan bir anne gibiydi. Tamam, her şey tamam diyordu şefkatle. Bir parça buz alıp boynundaki kızarıklıkların üzerinde gezdirdi sonra.
Yüzü ve nefesi normalleşen Murat’a, başımla Nurcan’ı göstererek, bir sade kahve yap istersen dedim, aksilik çıkarmadı. Hemen geçti tezgâhın arkasındaki ocağın başına.
Kahvesini içen Nurcan’ın, saçlarını okşayan Elly’nin parmakları, seramik meleklere son şeklini verir gibiydi.
Üst üste sıralanmış, hüzün çizgileriydi kanunun telleri. Mırıldanarak da olsa eşlik etme isteği duyan yoktu. Herkes andan kopup anılara, anıların özü olan acılara dönmüştü. Nurcan, herkesin içindeki kırık parçaları yerinden oynatmıştı. Bu acıtan kırıkları, sessizce, belli etmeden yerlerine yerleştirmeye çalışıyordu herkes.
Kendine gelen Nurcan, boşluğa boş boş bakarak, haydi oynayalım kız Elly Abla deyivermişti Türkçe olarak. Elly, bakışlarıyla, ne istiyor diye sordu. Seninle birlikte oynamak itiyor dedim. El ele çıktılar ortaya. Hüseyin’in yavaştan başlayıp, gittikçe hızlanan müziğiyle oynamaya başladılar. Arada bir sarılıyorlar, sonra yeniden hızlanıyorlardı. El çırpıyorduk hepimiz.
Kâffenin ana kapısının çıngırağı duyuldu, onca sesin arasından. İki polisti giren. Selamladılar. Öndeki polis, göz göze geldiklerinde, saygılı bir şekilde ayrıca selamladı Elly’yi. İyi eğlenceler dileyip çıktılar. Bu ziyaret, saat yirmi dört, müziğiniz ve sesleriniz çevreyi rahatsız etmemeli anlamına geliyordu. Herkes, birbirleriyle kısık sesle sohbete dalmıştı ki Murat, tepsi dolusu Türk kahvesiyle ortaya geldi ve kahveler benden diyerek dağıtmaya başladı. Kahvelerimizi içtik. Kalkma, dağılma zamanıydı. Ayrı ayrı gidecek olanlar, birbirlerine uzunca sarılarak, güzellikler ve tekrar görüşmek dileğinde bulundular. Vedalaştık. Murat, hesabı her zaman bir dahaki gelişimde alırdı benden. Çıktık.
Birkaç adım attıktan sonra durduk ikimiz de. Tuttum elini Elly’nin. Gecenin serinliği, açılmış duygularımızın, duygusallıklarımızın üzerini, bir yorgan gibi örtmüştü. Gökyüzünden kocaman bir sus inmişti. Bu susun içinde kalmıştık. Konuşmanın ve ne yapmamız gerektiğinin yollarını kaybetmiştik.
Elimi bırakarak, belime sarıldı Elly. Ben de omzuna attım kolumu. Yönsüz, amaçsız ya da
bilmediğimiz bir amaçla yürüyorduk.
Sevişmek istiyordum Elly’le. Sevişmek ki terlemek… Terleyerek, bedenimdeki bütün kadın izlerini, kalıntılarını, yaralarını, yaraların içindeki yara besleyen acılarını döküp, temizlenmek ve al işte bu çırılçıplak benim diyebilmek istiyordum.
Öyle inceydi ki çevremizi sırlayan bu susun kabuğu… Minicik bir temasla delinecek ve içinde iki boşluk olan biz, akıp gidecektik bu sonsuzluk boşluğuna… Ve elini bir kaçırırsam tutamayacaktım bir daha. Derin bir nefesle, derince bastırdım onu kendime. Başını iyice düşürdü omzuma, ben de onun başına yasladım başımı. İki kişiden oluşmuş, tek insan görüntüsü verdiğimizi düşündüm. Öylece yürüyorduk. İkimiz de kendi içimizle konuşuyorduk. Bunu sezebiliyor insan.
Jakobetor’dan girmiş, Leh Nehri’nin kolu olan, akmıyormuş gibi görünse de dipten hızla akan, evimin önündeki, balıklarımın ve ördeklerimin mekânı, derenin üzerindeki şık köprüden geçmiş, Mozart Evi’nin önüne gelmiştik. Eve, öylesine baktık ikimizde. Mozart’la ilgili bir konuşmayı başlatmama dileğiyle yürüdük. Önümüzdeydi Kahnfart Gölü. Kayıkları, nilüferleri ve olanca görkemiyle, kimseciklerin kalmadığı sessiz, gece güzelliği önümüzdeydi.
Elly, devinimiyle beni, birkaç metre önümüzde bulunan, hilal biçiminde budanmış çit bitkilerine doğru yöneltti. Yan yan geçtik giriş için yapılmış aralıktan. Tam ortaya gizlenmiş bankı gördük. Sadece gölün göründüğü kuytu bir yerdi. Oturduk… Gölün kokusunu ve havanın serinliğini soluduk. Kâfeden çıktığımızdan beri susuyorduk. Boşta olan elimle gömleğimin cebini yokladım. Sigaram da çakmağım da yoktu.
Çantasından gözlük kabını çıkarıp uzattı bana. Biraz aramadan sonra bir çakmak çıkardı çantasından. Uzattı. Gözlük kabını aldı benden. Gözlüklerini temizlediği rulo halindeki bezi özenle açtı. Kalınca sarılmış sigarayı incecik dudaklarının arasına aldı. Parmağıyla göstererek yakmamı istedi. İç çekercesine derin bir nefes çekti. Yoğun bir duman yayıldı nefesini bana doğru verirken. Derince bir nefes daha çekip, içinde tutarken bana uzattı sigarayı. Arzuyla çektim içime. Sigara dumanına benzemiyordu. Değdiği yeri yalayarak serinlikler bırakan, önüne çıkanı süpürüp götüren yağımsı bir şeydi. İnanılmaz bir ferahlık dolmuştu içime. Arka arkaya çektim. Ona uzatırken deprem oluyormuş gibi devindi sanki bank, göl, hatta ağaçlar. Değişerek soluyorduk bu tuhaf sigarayı.
Altımızdaki her şey uçuyor, biz de bu uçuşa teslim olmuş uçuyorduk. Derin bir nefes daha çekti Elly. Özenle, basıp söndürdü.Nerdeyse dudaklarımızı yakacak kadar azalmış izmariti gözlük kabına koydu,
Boynumdan asılarak, kendine çektiğinde gözleri kapalıydı. Kapalı dudaklarıyla araladı dudaklarımı ve ağız dolusu duman bıraktı ağzıma. Öylece tuttum içimde, dudaklarının dokunuşunu ve dumanı.

  • Share/Bookmark

THKP-C, THKO ve gelenekten kopmak…

Mart 30, 2010 by Genelce/  
Filed under Engin Erkiner, Haber, Politika, Yazar

THKP-C ve THKO denilince aklımıza ilk gelenler 30 Mart 1972’de on devrimcinin öldürüldüğü Kızıldere Katliamı ve 6 Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmeleri…

  • Share/Bookmark

Çocuklarla İlgili Yasa Tasarısı Hakkındaki Görüşümüz

BASINA VE KAMUOYUNA                                                                                  17 Mart 2010
 
Türkiye Barış Meclisi TBMM’ de  bugünlerde görüşülecek olan “TMK mağduru çocuklar” , “taş atan çocuklar” olarak nitelendirilen  Çocuklarla İlgili Yasa Tasarısı ile ilgili aşağıdaki açıklamayı yapmıştır.
 
 
Çocuklarla İlgili Yasa Tasarısı Hakkındaki Görüşümüz
 
Türkiye’de Terörle Mücadele Kanunu’nun 2006 yılında değiştirilmesinden sonra güncel hale gelen bir tartışma yaşanıyor. 2006 yılında Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılan değişiklikler 15-18 yaş grubu çocukların özel yetkili ağır ceza mahkemelerde yargılanmalarını ve Terörle Mücadele Kanunu maddelerinin çocuklara da uygulanmasını gündeme getirdi.2006’dan bu yana binlerce çocuk “terör” nedeniyle gözaltına alındı, tutuklandı ve haklarında mahkûmiyet kararları verildi.
 
Çocuk Hakları Sözleşmesi’ndeki nitelemeye göre “kanunla ihtilafa düşen çocuklar” kamuoyunda onlara yöneltilen suçlar nedeniyle, “taş atan çocuklar” olarak anılır oldular. Çocuklar başka pek çok mağduriyet yanında, özellikle 2006’dan bu yana Terörle Mücadele Kanunu’nun mağduruydular. Sorunları da “TMK mağduru çocuklar” nitelemesi altında özetlenebilirdi. Nitekim pek çok insan hakları savunucusu çevre TMK’ya dikkat çekiyor. 2006 değişiklikleriyle, çocuklar DGM’ler yerine kurulan özel yetkili mahkemelerde yargılanıyorlar. Verilen cezalar Terörle mücadele Kanunu’ un 5. maddesi uyarınca yarı oranında artırılıyor. Cezaların üçte ikisini değil, dörtte üçünü çekiyorlar. Çocuklara verilen cezalar başka tedbirlere çevrilemiyor.
 
Oysa Türkiye’nin 1995 tarihinden itibaren tarafı olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi 40. maddesinde, yalnızca çocuklara uygulanabilir özel düzenlemelere işaret eder. Çocuk mahkemeleri, bununla ilgili özel usuller ve mekanizmalar olacak, çocuklar için adli tedbirlere başvurmadan önceki tedbirler öngörülecek ve hapis ya da para cezası verme en son çare olacak. Çocukların yararı ise her zaman üstün tutulacak. Birleşmiş Milletler çocuk yargılamalarının asgari kurallarını saptamıştır. Bu kurallar ( Beijing Kuralları) çocukların tutuksuz yargılanmalarını öngörüyor. Tutuklama en son çare ve kısa olmalı.
 
 2006 sonrası pratik hiç de Sözleşmeye ve Beijing Kuralları’na uygun olmadı. Çocuklar için son çare değil ilk başvurulan yöntem polis uygulaması, gözaltı, polis sorgusu, özel yetkili mahkemelerde büyüklerle birlikte yargılanma ve tutuklanma ve ağır hapis cezaları oldu.
 
Türkiye Barış Meclisi olarak, Çocuklar İçin Adalet Girişimi ve Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları gruplarının ve çocuk hakları konularında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları ile insan hakları örgütlerinin girişimlerini ve yasalardaki değişiklik önerilerini destekliyoruz.
 
Bu bağlamda, her ne kadar özel yetkili ağır ceza mahkemeleri şeklindeki yargı kurumlarının ve Terörle Mücadele Kanunu gibi yasaların tümüyle kaldırılması gerektiğini düşünüyorsak da, meclise sevk edilmiş olan “Terörle Mücadele Kanunu ile Bazı kanunlarda değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı “ hakkındaki görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşmak istiyoruz.
 
Tasarı kanunla ihtilafa düşen çocukların sorunlarını çözmüyor. O nedenle, Terörle Mücadele Kanunun örgüt üyesi olmasa da örgüt üyeliğinden ceza verilmesi yolunu açan 2. maddesi değişmeli.
Cezaları yarı oranında artıran 5. madde değişmeli.7/2a maddesi değişmeli. Çünkü bu madde propaganda suçunu yani düşünce suçunu ihdas ediyor.
9. madde değişmeli. Çünkü bu madde çocukların çocuk mahkemesinde yargılanması yerine özel yetkili ağır ceza mahkemesinde yargılanmasının yolunu açıyor.
10. madde değişmeli, çocuklara özgü soruşturma yolunu ihmal ediyor.
13. madde değişmeli. Çünkü verilen cezaların ertelenmesi, paraya çevrilmesi ve çeşitli seçenek yaptırımlar uygulanması yollarını kapatıyor.
17. madde değişmeli. Çünkü cezaların infazı açısından da çocukları dezavantajlı statüye sokuyor. Terörle Mücadele Kanunu’na göre yargılandıklarından kesinleşen cezaları da buna göre infaz edilmektedir. Verilen cezalar, adli suçlarda cezanın üçte 2 sinin çekilmesi, Terörle Mücadele Kanunu bakımından ise 4 de üçünün infazı biçimindedir.
Ayrıca 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri yürüyüşleri yasasının 23/b ve 28/4 ve 33/b-c maddelerinde değişikliğe gidilmeli. Çünkü bu maddeler taş atmaya silah muamelesi yapmakta bu ise mağduriyete neden olmaktadır.
Yine bu gösteriler nedeniyle Türk Ceza Yasasının 220/6 maddesi uygulanmaktadır. Bu ise örgüt üyesi olmadığı halde örgüt üyeliğinden cezalandırılmaya olanak sağlıyor.
Benzer bir uygulama Türk Ceza Yasası’nın 314. maddesinde de yaşanıyor. Çocuklar taş attığı için silahlı örgüte üye olmakla suçlanabiliyor. Burada da temel yaklaşım çocuğun korunması olmalı. Oysa uygulama suç işlediği düşünülen çocuğun cezalandırılması yönünde. Bu yaklaşım çocuk haklarının korunması doğrultusundaki evrensel yaklaşımla çelişiyor.
Çocukların korunması temel yaklaşımından hareketle 18 yaşın altındaki çocukların Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yargılanamayacağı, yine 220/6 ve 314. maddelerin 18 yaşın altındaki çocuklara uygulanamayacağının da yasa değişikliklerinde yer alması gerekmektedir.
Çocuk Koruma Kanununda yer alan davanın açılmasının ertelenmesi, hükmün ertelenmesi ya da adli kontrol gibi sistemleri uygulanabilmesi üç yıldan daha az cezalar almayı gerektirmektedir.
Yukarıda değinilen değişikliklerle birlikte, Çocuk Koruma Kanunu’nda erteleme ve paraya çevirme sınırı beş yıla çıkarılabilir.
 
Hükümeti ve yasama organını çocuk haklarını koruma doğrultusunda yüksek politik irade göstermeye çağırıyoruz.

  • Share/Bookmark

DİYARBAKIRSPOR

Mart 17, 2010 by Genelce/  
Filed under Engin Erkiner, Haber, Yazar, Yaşam

Engin Erkiner

  • Share/Bookmark

Moda Theme. Ücretsiz wordpress teması.Free Download.

Mart 12, 2010 by Genelce/  
Filed under Wp Tema

Free WordPress Theme – Moda Theme. Free Download.

  • Share/Bookmark

Hoş geldin merhabam…

Mart 8, 2010 by Genelce/  
Filed under Deneme, Edebiyat, Melek, Yazar

Yıllar sonra bu kadar sevebileceğimi beklemiyordum. Bir deli aşık. Bir kör uşak olacağım aklımın ucundan bile geçmiyordu.
 
Sen merhaba dedin ya… ben o merhaba ile senin ve sevginin karşısında huzur buldum.. insan bir tek merhaba ile dünyanın kalan kısmını yok sayabilirmiydi.
 
Ben saydım. Biz saydık. Biz merhaba dan öte bir şeydik.
 
Sen, kış uykusunda gelen kiraz çiçeği idin. Sen sıcak melteminde Ege’ nin. Esen Akdeniz rüzgarı idin. Savruldukça daha bir kokusu yayılan. Yaydığı her kokuda mutluluğu yeniden anımsatan düş perisiydin.
 
İnançlarımdın, inançsızlığımda tazelenen. Sen tanrımdın. Tanrıya giden yolda, ibadet edilen.
 
Öykülerimdin. Öykülere öykünen. Ve sen kadınım oldun, merhabayla gelen.
 
Ve ben inandım . sensiz kalmayacağıma. Sana kurdum tüm düşlerimi. Ve sana uyandım tüm sabahlarımda.
 
Nasıl kızarmıştın ilk kez seviyorum dediğimde. Aldırmadan yılların sana verdiği tüm deneyimlerine. Kocaman insanlarız derdin. Kocaman kocaman sözler ederdin ya. Gülerdim içim, içim katılırdı gülerken de. Korkardım üzülmenden, dinlerdim seni, merakla beklerdim ne diyeceğini. Bilirdim. Böyle anlarda sana gülersem, bana nasıl kızıp, bir akarsu gibi köpüreceğini.
 
Gözlerimin içine bakarken sen, gözlerim; kocaman gözlerinin içinde nokta gibi kalırdı. Hapsolurdum gözlerinde. Prangam olsa ya gözlerin. Gözlerinde bir ömür tutsak kalsam.
 
Deli sevişmelerin sonrasında. Kahkahalarını beklerdim ben senin. Sözümün en ciddi yerinde. Karşımda kocaman ciddi bir kadın varken. Aniden deli yosması olurdun. Çıldırırdım.
 
Açlık gibiydin sen. Doyumsuzluğu getiren. Çok sevdiğim bir çilek tanesinin içindeki çekirdeğim. Ve kokusu, zamanında meyva vermiş filizlerin.
 
Ah seni ben nasıl sevdim nasıl. Bilirdin. Bilirdin de…. Yine de korkardım unutacağından.
 
Uzun süren bir ilişkinin ardından. Hele de çoktan aşmışken yolun yarılarını, bir gün karşıma aşk çıkacağını nerden bilirdim ki.
 
Oğlumun annesini severdim. Ya da inanırdım sevdiğime.. Bir dolusunu görmemiştim hatalarımın ve hatalarının.  Hep sevgi vardı. Bir gün bile tartışmadan. Elini bırakmadan, bir ömür süreceğine inandığımız o birliktelikle dingindi yaşam.
 
Çok iyi bilirdim, mutfakta dolanırken, saçlarını kaldırıp ensesini öptüğümde hala ürpereceğini.  Gözüm ondan başkasını görmezdi. Büroma gittiğimde konuşulanları duyardım bazen. Ve hayretler içinde kalırdım. Etrafımda olan biteni görmediğimi anlatır dururlardı arkadaşlarım.
 
Ben se evim ve işim arasında mutluluk sandığım bu düzenekte gider gelirdim.
 
İçimde, Nasıl olduğunu anlamadığım bir boşluk oluşmaya başladığında. Yalnızlığımı fark ettim. İşten eve gitmenin bana aslında nasıl zor geldiğini. Evde kalmamak için nasıl çaba harcadığımı zaman içinde fark etmiştim.
 
Ben aslında mutluluk oyunu oynuyordum. Beynimde yarattığım bu oyun da hata yapmamaya ve hataları görmemeye kurulu bir zaman sayacı vardı.
 
Evet, biz tartışmıyorduk. Evet bizim kavgalarımız yoktu. Ama biz bir arada yalnız lardık aslında. İkimizde birer iyi insan rolunu üstlenen. Ve birbirinden ayrı kalmayı beceremeyen yalnızlar.
 
Bunları düşünmeye başladığımda. İlişkinin aslında, sadece bir arada olmak demek olmadığını da anlamıştım. Ve artık bana aynı mekanda yalnızlaşmalar dürüstçe gelmiyordu.
 
Dünya benim dışımda gelişmekte ve ben sürekli gerisinde bakmaktaydım. Düşünsel sürecin ilişkileri yozlaştırmadığına. Aslında sorgulattığına tanık oluyordum her gün biraz daha.
 
Evet aslında biz bir ilişkide değil. Bir çocuğun etrafında kenetlenen yalnızlardık. Ve nasıl ki, ben her akşam onu evde bulmamayı umuyorsam. O da aynı şekilde bir sabah yalnız uyanmayı bekliyordu. Bundan ikimizde emindik. Sadece konuşmuyorduk bunları. Ve bir giysi dükkanının camında gülümseyen cansız mankenleriydik bu oyunun.
 
Model olarak gösterilmek, gerçekleri bildikten sonra utanç vermeye başlamıştı. İnsanları, hele de en önemli kurum olan ailelerimizi ve oğlumuzu kandırmak üzer olmuştu beni.
 
İşte sen. Sen benim peri kızım. Öyle anlarımda çıkagelmiştin. Tam da en ihtiyacı varken toprağın. Bir yudum su dan öte…. Can ım olmuştun.
 
Ve ben seninle gördüm. Aile olmanın yalnızca bir çocuk etrafında, dolanan, sığ yalnızlıklar olmadığını.
 
Hoş geldin. Merhabam. Hoş geldin.
 
Sevdalıklara….
Melekkk

  • Share/Bookmark

1915 ve ne oldu yani şimdi?

Mart 8, 2010 by Genelce/  
Filed under Engin Erkiner, Haber, Politika, Yazar

„ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi, sözde ‘Ermeni soykırımı’ tasarısını kabul etti.“ 

  • Share/Bookmark

Yunanistan’da Kriz / Engin Erkiner

Mart 2, 2010 by Genelce/  
Filed under Ekonomi, Engin Erkiner, Haber, Yazar

Yunanistan’nın ekonomik durumu günlerden beri Almanya basınında ilk sayfaları işgal ediyor. Bazı gazeteler analizler yayınlarken, bazıları da “nedir bu domuzlardan çektiğimiz!” başlıklı yorumlar yayınlıyorlar. PİGS yani domuzlar şu ülkelerin baş harflerinden oluşuyor: Portugal (Portekiz), İtaly (İtalya), Greece (Yunanistan) ve Spain (İspanya).

  • Share/Bookmark

Sorular / Yüksel MUTLU

Mart 2, 2010 by Genelce/  
Filed under Haber, Politika, Yazar, Yüksel MUTLU

İşte bir 8 Mart daha ne diyelim ki her sene düşünürüm bu seneyle diğer yılları karşılaştırım zihnimi yoklarım nasıl oluyor ? kadın meselesinde Türkiye’de ilerleme oluyor mu diye örneğin namus gerekçeli cinayetlerde azalma var mı..?

  • Share/Bookmark