Kokuları da kaybolur denizlerin
Tenine kokusu karışmıştı denizlerin. Çünkü sen deniz gibiydin. Usulca, alnına düşen perçemini kaldırdım saç tellerinin.
Islaktı. Sildim ellerimle. Kokun bulaştı biliyor musun. Hangi zamandaydım ben şimdi. Ve sen kimbilir hangi yosmanın yatağında, tam da işte şu anda.
Vanina Vanini – STENDHAL
182* yılı ilkyazının bir akşamıydı. Bütün Roma canlılık içindeydi. Ünlü banker dük de B., Venedik Alanı’ndaki yeni sarayında bir balo veriyordu. İtalya ve Londra sanatçılarının en görkemli yapıtları bu sarayı güzelleştirmek için bir araya toplanmıştı, kendini gösterme yarışı çok büyüktü. İngiltere’nin soylu ailelerinden sarışın ve çekingen güzeller, bu baloya katılma onurunu kazanmak için büyük bir istek duymuşlar, akın akın geliyorlardı. Romanın en güzel kadınları, onlarla güzellik yarışına çıkmışlardı. Gözlerinin parlaklığı ve abanoz gibi siyah saçları Romalı olduğunu gösteren bir genç kız, babasıyla birlikte içeri girdi. Bütün gözler onları izledi. Kızın her davranışında garip bir gurur göze çarpıyordu.
İçeri giren yabancıların, bu balonun görkemi karşısında şaşkınlığa düştükleri görülüyordu. Hepsi: “Avrupa krallarının düzenledikleri eğlencelerden hiçbiri bununla boy ölçüşemez.” diyorlardı.
Kralların, Roma mimarlığı tarzında yapılmış sarayı yoktu. Onlar kendi saraylarına bağlı yüksek kadınları davet etmek zorundadırlar. Dük de B. ise, sırf güzel kadınları davet eder. O akşamki davetlileri çok güzeldi. Erkekler hayran görünüyorlardı. Bu kadar güzel kadın arasında, en güzelinin hangisi olduğunu belirlemek istediler. Seçim konusunda biraz kararsızlığa düştüler. Sonunda, prenses Vanina Vanini, o siyah saçlı, alev gözlü genç kız, balonun kraliçesi ilan edildi.
Yabancılar ve Romalı gençler, bunun üzerine, hemen, bulundukları salonlardan ayrılıp onun bulunduğu salona doldular.
Babası prens don Asdrubale Vanini, onun önce iki üç Alman hükümdarıyla dansetmesini istemişti. Onlardan sonra, genç kız, çok güzel ve çok soylu birkaç İngiliz’in davetini kabul etti. Bunların kaskatı davranışları canını sıktı. Pek sevdalı görünen genç Livio Savelli’yi rahatsız etmekten daha fazla hoşlanır gibiydi. Savelli, Roma’nın en parlak genciydi, üstelik o da prensti. Fakat, okusun diye eline bir roman verilecek olsa, yirmi sayfa okuduktan sonra, başını ağrıttığını söyleyerek kitabı elinden atardı. Bu, Vanina’nın gözünde bir eksiklikti.
Gece yarısına doğru, baloda bir haber yayıldı ve epeyce ilgi uyandırdı. Sant’Angelo kalesinde tutuklu genç bir Carbonaro (1) akşam kılık değiştirerek kaçmış ve hapishanenin son muhafız karakoluna geldiği zaman, roman kahramanlarına özgü, aşırı bir ataklık göstererek askerlere kamayla saldırmıştı. Fakat kendisi de yaralanmıştı; güvenlik görevlileri, kan izlerini izleyerek sokaklarda onu kovalıyorlardı, yine yakalanacağı umuluyordu.
Bu öykü anlatılırken, Vanina ile dans eden ve onun güzelliklerine, başarılarına hayran olan don Livio Savelli, kendisini yerine kadar götürdüğü sırada, neredeyse çıldırasıya âşık olduğu genç kıza:
- Peki ama, diyordu, lütfen söyleyin, sizin kim hoşunuza gidebilir?
Vanina yanıtladı:
- Hapisten kaçan o genç Carbonaro. Hiç olmazsa, bu adam, dünyaya gelmek sıkıntısından fazla bir şey yapmış.
Prens don Asdrubale kızına yaklaştı. Prens yirmi yıldır kâhyasıyla para hesabı yapmadan kendi gelirini çok yüksek faizle ondan borç alan zengin bir adamdı. Kendisine yolda raslasanız, eski bir komedi aktörü sanırsınız. Parmaklarında, iri elmaslarla süslenmiş koca koca beş altı yüzük bulunduğunu fark edemezsiniz. İki oğlu cizvit papazı olmuş, sonra çıldırarak ölmüşlerdir. Onları unutmuştur; fakat biricik kızı Vanina’nın, kocaya varmak istememesine üzülmektedir. Vanina on dokuz yaşına gelmiş ve en parlak taliplerini geri çevirmiştir. Nedeni nedir? Sylla’nın, yönetimden vaz geçme nedeninin aynı: Romalıları küçümsemek.
Balonun ertesi günü, Vanina, dünyanın en ihmalci adamı olan ve ömründe eline bir anahtar almak sıkıntısına katlanmayan babasının, sarayın üçüncü katındaki bir daireye giden küçük merdivenin kapısını, çok özenli bir biçimde kapattığını görmüştü. Bu dairenin, portakal ağaçlarıyla süslü bir taraçaya açılan pencereleri vardı. Vanina, Roma’da bir iki yeri gezmeye gitti; geri dönüşünde, sarayın büyük kapısı, bir donanma hazırlığından dolayı özgür olmadığı için, arabası arka bahçeden girdi. Vanina yukarı baktı, babasının, o kadar özenle kapattığı dairenin pencerelerinden birinin açık olduğunu şaşkınlıkla gördü. Nedimesini savdı, sarayın tavan arasına çıktı ve araya araya, portakallı taraçaya açılan parmaklıklı bir küçük pencere buldu. Gözüne çarpan açık pencereyle arasında iki adım uzaklık vardı. Hiç şüphe yok, bu odada birisi oturuyordu; fakat kimdi? Ertesi gün, Vanina, portakallı taraçaya açılan bir küçük kapının anahtarını bulmayı başardı.
Hâlâ açık duran pencereye hırsız adımlarıyla yaklaştı. Bir pancurun arkasına gizlendi. Odanın sonunda bir yatak, yatakta da birisi vardı. Vanina’nın ilk davranışı çekilmek oldu; fakat bir iskemle üstüne atılmış bir kadın elbisesi gözüne ilişti. Yatakta yatana daha dikkatli bakınca, bunun, sarışın ve görünüşe göre oldukça genç olduğunu anladı. Bir kadın olduğuna da artık şüphesi kalmadı.
İskemle üstüne atılmış duran elbise kanlıydı; bir masa üstüne konulmuş kadın ayakkabılarında da kan lekeleri vardı. Yabancı kadın bir hareket yaptı; Vanina, onun yaralı olduğunu gördü. Göğsünde kan lekelerine bulanmış büyük bir bez vardı; bu bez sadece şeritlerle tutturulmuştu. Onu, göğsüne bu biçimde yerleştiren bir doktor eli değildi. Vanina, babasının, her gün saat dört sularında, kendi dairesine kapandığını, sonra yabancı kadının yanına gittiğini fark etti. Sonra, oradan yine iniyor, arabaya binip kontes Vitteleschi’nin evine gidiyordu. O çıkar çıkmaz, Vanina küçük taraçaya tırmanıyor, oradan yabancı kadını görebiliyordu. Bu pek zavallı genç kadın onu çok duygulandırmıştı; onun serüvenini keşfe uğraşıyordu. Bir iskemle üstüne atılmış kanlı giysisi, kama darbeleriyle delinmişe benziyordu. Vanina bu yırtıkları sayabiliyordu.
Bir gün yabancı kadını daha iyi görebildi. Mavi gözleri gökyüzüne bakıyordu; dua ediyor gibiydi. Biraz sonra, güzel gözlerine yaşlar doldu; genç prenses, onunla konuşmaktan kendini pek güçlükle aldı. Ertesi gün, Vanina, babası gelmeden önce, küçük taraçaya saklanmak cesaretini gösterdi. Don Asdrubale’nin yabancı kadının yanına girdiğini gördü; elinde yiyecek dolu bir sepet vardı. Prens düşünceliydi ve fazla konuşmadı. O kadar yavaş sesle konuşuyordu ki pencerenin açık olmasına karşın, Vanina onun sözlerini işitemedi. Prens çok durmadı, gitti.
Vanina, kendi kendine şöyle düşündü:
- Bu zavallı kadının pek korkunç düşmanları olsa gerek. O kadar tasasız bir adam olan babam, hiç kimseye açılamıyor da her gün, yüz yirmi ayak merdiven çıkmak güçlüğüne katlanıyor.
Bir akşam, Vanina, yabancı kadının penceresine yavaşça başını uzattığı sırada, göz göze geldiler, bütün sorun çözüldü. Vanina onun dizlerine kapandı:
- Sizi seviyorum, diye haykırdı, size içtenlikle bağlıyım.
Yabancı kadın, ona içeri girmesi için işaret etti. Vanina:
- Size o kadar özür borçluyum ki! dedi, hem de bu yakışıksız merakım, kimbilir sizi ne kadar incitmiştir? Yemin ederim ki bu sırrı açıklamayacağım, eğer isterseniz, bir daha da gelmem.
Yabancı kadın:
- Sizi kim görür de, mutlu olmaz? dedi. Bu sarayda mı oturuyorsunuz?
Vanina:
- Elbette, diye yanıtladı; fakat görüyorum ki, beni tanımıyorsunuz. Ben, don Astrubale’in kızı Vanina’yım.
Yabancı kadın, hayretle ona baktı, kıpkırmızı oldu, sonra ekledi:
-Beni her gün görmeye geleceğiniz umudunu bana lütfen verin; fakat, prensin, geleceğinizden haberi olmamasını isterim.
Vanina’nın kalbi hızlı hızlı çarpıyordu; yabancı kadının tavırlarını çok kibarca buluyordu. Bu zavallı genç kadın, herhalde erkli bir kimseye hakaret etmişti; acaba, bir kıskançlık anında, âşığını mı öldürmüştü? Vanina, onun felaketine, basit bir neden düşünemiyordu. Yabancı kadın, omuzundan yaralandığını, yaranın göğsüne kadar girdiğini ve çok acı verdiğini söyledi. Çok zaman ağzına kanlar doluyordu.
Vanina:
- Hem de doktorunuz yok! diye haykırdı.
-Bilirsiniz ki Roma’da, doktorlar tedavi ettikleri bütün yaralıları, güvenliğe, bir raporla aynen bildirmek zorundadırlar. Prens, şu gördüğünüz bezle, benim yaramı kendisi sarmak lütfunda bulundu.
Yabancı kadın, geçirdiği kazadan dolayı sızlanmaktan, pek kibarca çekiniyordu; Vanina, onu deli gibi sevmişti. Bununla birlikte, bir yan, prensesi çok şaşırttı. Pek ciddi olduğu kesin olan bir konuşma sırasında, yabancı kadın ani bir gülme gereksinimini, güçlükle giderebilmişti.
Vanina:
- Adınızı öğrenirsem pek memnun olacağım dedi.
- Beni Clementine diye çağırırlar.
- Pekâlâ, sevgili Clementine, yarın saat beşte sizi görmeye geleceğim.
Ertesi gün, Vanina, yeni arkadaşını pek hasta buldu. Onu öptü ve:
- Size bir doktor getireceğim, dedi.
Yabancı kadın:
- Ölmeyi yeğlerim, diye yanıtladı. Velinimetlerime zarar vermek ister miyim?
Vanina, telâşla devam etti:
- Roma valisi, monsenyör Savelli Catanzara’nın doktoru bizim hizmetkârlardan birinin oğludur; bize pek bağlıdır ve durumu bakımından kimseden korkmaz, babam onun bağlılığına güveniyor; onu çağırtacağım.
Yabancı kadın, Vanina’yı şaşırtan bir sertlikle:
- Doktor istemem! diye haykırdı. Siz beni görmeye gelin ve Tanrı beni yanına almak istiyorsa sizin kollarınızda can vermekle mutlu olurum.
Ertesi gün, yabancı kadın daha kötüleşmişti. Vanina, onun yanından ayrılırken:
- Beni seviyorsanız, dedi, kendinizi bir doktora gösterirsiniz.
- Doktor gelirse mutluluğum elimden gider.
- Ben onu çağırtacağım.
Yabancı kadın hiç ses çıkarmadan onu tuttu, elini aldı, öpücüklere gömdü. Uzun bir susma oldu; yabancının gözleri yaşlıydı. Sonra Vanina’nın elini bıraktı ve ölüme gider bir tavırla dedi ki:
- Size bir itirafta bulunacağım. Önceki gün, adımın Clementine olduğunu söylediğim zaman, yalan söylemiştim. Ben bahtsız bir Carbonaro’yum…
Vanina şaşkınlık içinde, iskemlesini geriye çekti ve biraz sonra ayağa kalktı. Carbonaro sürdürdü:
- Hissediyorum ki bunu açıklamak beni yaşama bağlayan biricik nimetten yoksun bırakacak; fakat sizi aldatmak bana yakışmaz. Adım, Pietro Missirilli’dir; on dokuz yaşındayım; babam, Sant’Angelo in Vado’da, yoksul bir doktordur, kendim, Carbonaroyum. Ocağımızı keşfettiler; beni, zincire vurarak, Romagna’dan Roma’ya getirdiler. Gece gündüz bir kandille aydınlanan bir zindanda on üç ay yattım. Merhametli bir insan beni oradan kurtarmak istedi. Beni kadın kıyafetine soktular. Hapishaneden çıkıp son kapının muhafız karakolu önünden geçtiğim sırada, muhafızlardan biri, Carbonarolara sövdü; suratına bir tokat attım. İnanınız, amacım, yiğitlik taslamak değildi; sırf bir dikkatsizlik eseri oldu. Bu düşüncesizce davranıştan sonra, vücudum süngü yaraları içinde, gücüm gitgide azalarak, gece vakti Roma sokaklarında kovalandığım sırada, kapısı açık duran bir eve girdim. Askerlerin de peşim sıra yukarı çıktıklarını duyunca bir bahçeye atladım; gezinmekte olan bir kadının birkaç adım ötesine düştüm.
Vanina:
- Kontes Vitteleschi! dedi, babamın dostu.
Missirilli:
- Nasıl! diye haykırdı. Kendisi bunu size söyledi mi? Her ne hal ise, adı hiçbir zaman söylenmemesi gereken bu kadın, benim yaşamımı kurtardı. Askerler, beni yakalamak için onun evine girerlerken, babanız da, beni oradan arabayla dışarı çıkarıyordu. Kendimi pek hasta hissediyorum. Birkaç günden beri, omuzumdaki o süngü yarası nefes aldırmıyor. Öleceğim, sizi bir daha göremeyeceğim için de umutsuz öleceğim.
Vanina sabırsızlıkla dinlemişti; çabucak odadan çıktı. Missirilli, bu çok güzel gözlerde, hiçbir acıma eseri görmemiş, yalnızca, incinen, gururlu bir karakter anlatımı sezmişti.
Gece, bir doktor çıkageldi; yalnızdı. Missirilli, umutsuzluğa kapıldı; Vanina’yı bir daha asla göremeyeceğinden korkuyordu. Kendisinden kan alan doktoru sorguladı; fakat doktor yanıt vermedi. Bunu izleyen günler, aynı sessizlik… Pietro’nun gözleri, Vanina’nın, içeri girmeyi alışkanlık haline getirdiği taraça penceresinden ayrılmıyordu. Çok umutsuzdu. Bir kez, gece yarısına doğru, taraçanın karanlığında, birini seçer gibi oldu. Acaba Vanina mıydı?
Vanina, her gece geliyor, yüzünü, genç Carbonaro’nun penceresinin camlarına yapıştırıyordu.
- Onunla konuşursam, mahvoldum demektir, diye düşünüyordu. Hayır, onu bir daha kesinlikle görmemeliyim!
Bu kararı verdikten sonra bu delikanlıyı, budala gibi kadın sandığı zaman, ona karşı duyduğu dostluğu, elinde olmadan anımsıyordu. Bu kadar tatlı bir yakınlıktan sonra, demek ki onu unutmak gerekti! Vanina, en aklı başında olduğu zamanlarda, düşüncelerindeki değişiklikten korkuyordu, Missirilli, adını söylediğinden beri, onun düşündüğü şeylerin hepsi sanki bir örtüyle örtülmüş, artık uzaklardan görünür olmuştu.
Bir hafta sonra Vanina solgun ve titrek, doktorla birlikte, genç Carabonaro’nun odasına girdi. Prensi, kendi yerine bir uşak göndermeye inandırmasını söylemek için gelmişti. Odada on saniye bile kalmadı; fakat birkaç gün sonra, insanlık güdüsüyle yine doktorla birlikte geldi. Bir akşam Missirilli, çok daha iyiydi ve Vanina’nın da onun yaşamından kaygı duymak bahanesi yoktu. Genç kız, yalnız başına gelmek cesaretini gösterdi. Missirilli, onu görünce, sınırsız bir mutluluk duydu. Fakat aşkını gizlemeyi doğru buldu. Her şeyden önce, bir erkeğe yakışan ağırbaşlılıktan ayrılmak istemiyordu. Odaya girdiği zaman yüzü kıpkırmızı olan ve sevdalı sözler işiteceğinden korkan Vanina, kibar ve içten bağlı; fakat sevgiden uzak bir dostlukla karşılaşınca düş kırıklığına uğradı. Çıkarken, Missirilli, onu alıkoymak istemedi.
Birkaç gün sonra, yine geldiği zaman, aynı davranışı buldu. Aynı saygılı bağlılık ve sonsuz gönül borcu güvencesiyle karşılaştı. Vanina genç Carbonario’nun coşkunluğuna engel olmak şöyle dursun, sevenin yalnızca kendisi olabileceğini düşündü. O zamana kadar çok gururlu olan bu genç kız, çılgınlığının bütün büyüklüğünü, acı acı duyuyordu. Neşe, hatta soğukluk taklidi yaptı, daha seyrek gelmeye başladı; fakat genç hastanın yüzünü bir daha görmemeye bir türlü katlanamadı.
Missirilli, aşktan yanıp tutuşuyordu; fakat, ne kadar silik bir ailenin çocuğu olduğunu ve haddini bilmek gerektiğini düşünmüştü. Vanina sekiz gün onu görmeye gelmezse, ancak bu durumda aşktan söz etme kararı vermişti. Genç prensesin gururu, adım adım mücadele halindeydi. Genç kız, sonunda, kendi kendine şöyle düşündü:
Missirilli’ye gidiyor, uzun süre yanında kalıyordu; o da genç kıza, yanlarında sanki yirmi kişi varmış gibi sesleniyordu. Bir akşam, bütün gününü ondan nefret etmekle, ona karşı her zamandan daha soğuk ve daha ciddi davranacağını söylemekle geçiren Vanina, Missirilli’ye kendisini sevdiğini söyledi, çok geçmeden, ondan hiçbir şey esirgemez oldu.
Vanina, büyük bir çılgınlık yapmıştı. Ama, doğrusunu söylemek gerekirse, pek çok mutluydu. Missirilli, erkeklik gururunun gereklerini artık düşünmedi; on dokuz yaşında, ilk olarak ve İtalya’da nasıl sevilirse öyle sevdi. Tutkulu aşkın bütün özenlerini gösterdi, o pek gururlu prensese, kendisini sevdirmek için baş vurduğu hileyi bile açıkladı. Mutluluğunun fazlalığına şaşıyordu. Dört ay çabucak geçti. Bir gün doktor, hastasını özgür bıraktı. Missirilli, kendi kendine:
- Şimdi ne yapacağım? diye düşündü. Roma’daki güzel kadınlardan birinin evine mi saklanayım? Bu durumda beni on üç ay hapse atıp gün ışığından yoksun bırakan alçak zalimler, cesaretimi kırdıklarını sanacaklar! İtalya, oğulların seni bu kadar küçük bir nedenle terk ederlerse gerçekten bahtsızsın!
Vanina, Pietro için en büyük mutluluğun, sonsuza dek kendisine bağlı kalmak olduğundan şüphe etmiyordu; delikanlı çok mutlu görünüyordu; fakat, General Bonaparte’ın bir sözü, Pietro’nun ruhunda acı acı yankılanıyor ve kadınlara karşı olan davranışları üzerinde etkili oluyordu. 1796′da General Bonaparte, Brescia’dan ayrılırken, kentin kapısına kadar kendisine eşlik eden kentliler, Brescialıların, özgürlüğü, öteki İtalyanların hepsinden çok sevdiklerini söylemişlerdi. General:
- Evet, diye yanıtlamıştı, sevgililerine anlatacak kadar severler.
Missirilli, Vanina’ya oldukça isteksiz bir tavırla:
- Gece olur olmaz çıkıp gitmeliyim, dedi.
- Gün doğmadan saraya dönmeye çalış; ben seni beklerim.
- Gün doğarken, Roma’dan birkaç mil uzakta bulunacağım.
Vanina, soğukkanlılıkla:
- Güzel, dedi, nereye gideceksiniz?
- Romagna’ya gideceğim: öç almaya.
Vanina, çok sakin bir tavırla sürdürdü:
- Ben zengin olduğum için, umarım ki vereceğim silahları ve parayı kabul edersiniz.
Missirilli, bir iki saniye, üzüntüsünü belli etmeden ona baktı; sonra, kollarını açarak:
- Ruhum, hayatım, dedi, bana her şeyi unutturuyorsun, hatta görevimi bile. Fakat, kalbinin soyluluğu oranında bana hak vermen gerek.
Vanina çok ağladı, sonunda, Missirilli’nin, Roma’dan, daha ertesi gün ayrılması kararlaştırıldı.
Vanina, ertesi gün:
- Pietro, dedi, siz bana, birçok kez demiştiniz ki, eğer Avusturya bizden uzakta, büyük bir savaşa girerse, tanınmış bir adam, örneğin, çok parası olan Romalı bir prens, özgürlük davasına büyük hizmetler edebilir.
Pietro, şaşkınlıkla:
- Elbette, dedi.
- Pekâlâ! Siz cesursunuz; eksiğiniz, yüksek bir orun. Size evlenmemizi ve iki yüz bin lira gelir öneriyorum. Babamı razı etmeyi ben üzerime alıyorum.
Pietro, onun ayaklarına kapandı; Vanina, sevinç içindeydi. Delikanlı:
- Sizi çıldırasıya seviyorum, dedi; fakat ben yoksul bir yurt hizmetçisiyim; İtalya ne kadar çok zavallı olursa, ben de o kadar çok ona bağlı kalmalıyım. Don Asdrubale’nin onayını almak için yıllarca silik bir rol oynamak gerek. Vanina, önerinizi reddediyorum.
Missirilli, kendisini, bu sözle bağlamak istedi. Dayanma gücünü yitirmek üzereydi:
- Felaketim şurada ki, seni hayatımdan çok seviyorum ve Roma’dan ayrılmak, benim için, işkencelerin en büyüğü. Ah! İtalya, niçin barbarlardan kurtulmuş değil! Seninle birlikte gidip Amerika’da yaşamak için ne büyük bir zevkle yola çıkardım!
Vanina, soğukluğunu koruyordu. Yaptığı evlenme önerisinin reddedilmesi, gururlu kızı şaşkınlığa düşürmüştü; fakat biraz sonra, Missirilli’nin kollarına atıldı:
- Bana, hiçbir zaman bu kadar sevimli gözükmemiştin, diye haykırdı; evet, benim küçük köy doktorum, sonsuza dek seninim. Sen bizim eski Romalılarımız gibi büyük bir adamsın.
Bütün gelecek düşünceleri, sağduyunun esinlediği bütün üzüntülü düşünceleri silindi; eksiksiz bir aşk ânı yaşadılar. Sonunda, akıllarını başlarına toplayınca Vanina:
- Ben, senden pek az sonra Romagna’da olurum, dedi. Poretta kaplıcalarına gitmem gerek diyeceğim, Forli yakınlarında, San Nicola’daki şatomuza ineceğim…
Missirilli:
- Orada, bütün yaşamımı seninle birlikte geçiririm! diye haykırdı.
Vanina içini çekerek:
- Bundan böyle, kısmetim, her şeyi göze almak, dedi. Senin uğrunda kendimi feda edeceğim, ne önemi var… onursuz bir kızı sevebilir misin?
- Karım değil misin, hem de sonsuza dek tapacağım karım? Seni seveceğim ve koruyacağım.
Vanina’nın, bir toplantıya gitmesi gerekiyordu. Missirilli’nin yanından ayrılır ayrılmaz, delikanlı, davranışının barbarca olduğunu düşünmeye başladı:
- Yurt nedir? diye söylendi. Bir iyiliğinden dolayı kendisine gönül borcu duymamız gereken, bunda kusur edersek mutsuz olup bize ilenebilecek olan, canlı bir varlık değil. Yurt ve özgürlük, sırtımdaki kaput gibi, bana yararlı bir şeydir. Babamdan miras kalmamışsa da, onu satın alma zorunluluğum var. Fakat sonuç olarak, yurt ve özgürlük, bu iki şey bana yararlı olduğu için severim. Bunlar benim işime yaramazsa, ağustos ayında bir kaputtan farkları olmazsa, satın almak hem de çok büyük bir bedel vererek almak neye yarar? Vanina ne kadar güzel? Kendine özgü öyle bir zekâsı var ki! Ona yaranmaya çalışacaklar; beni unutacak. Hangi kadın vardır ki bir tek âşıkla kalsın? Yurttaş olarak küçümsediğim o Romalı prensler, benden ne kadar yüksek! Kimbilir ne kadar sevimlidirler! Ah! gidersem beni unutacak, onu sonsuza dek kaybedeceğim.
Gece yarısı, Vanina onu görmeye geldi; delikanlı içinde bulunduğu kararsızlığı, kendisini sevdiği için o büyük “yurt” sözcüğü üzerinde nasıl tartışmalar yaptığını anlattı, Vanina pek hoşnuttu.
- Eğer, yurtla benim aramda bir seçim yapmak zorunluluğunu ille de duyuyorsa, diye düşündü, beni seçecektir..
Yakındaki kilisenin saati üçü çaldı; son veda zamanı yaklaşıyordu. Pietro, sevgilisinin kolları arasından sıyrıldı. Küçük merdiveni inmeye başlamıştı ki Vanina, göz yaşlarını tutarak, bir gülümsemeyle ona şöyle dedi:
- Eğer seni, yoksul bir köylü kadın iyileştirseydi, gönül borcunu göstermek için, hiçbir şey yapamaz mıydın? Ona bir para vermek istemez miydin? Gelecek karanlıktır, düşmanlarının ortasında yolculuk edeceksin. Sanki bir yoksul kadınmışım gibi, şükran borcu olarak ve sana gösteridğim özeni ödemek üzere, üç gününü bana ayır.
Missirilli kaldı. Sonunda, Roma’dan ayrıldı. Yabancı bir elçilikten aldığı bir pasaport sayesinde, ailesinin yanına geldi. Büyük bir sevinçle karşılandı; kendisini ölmüş sanıyorlardı. Dostları bir iki carabiniere öldürerek onun gelişini kutlamak istediler. (Papanın jandarmalarına bu adı verirler).
Missirilli:
- Silah kullanmasını bilen bir İtalyanı gereksiz öldürmeyelim, dedi. Yurdumuz, mutlu İngiltere gibi bir ada değildir. Avrupa krallarının bize karışmalarına karşı koymak için asker eksiğimiz var.
Bir süre sonra, Missirilli, carabiniereler tarafından sıkıştırıldı, Vanina’nın verdiği tabancalarla, bunlardan iki tanesini öldürdü. Başını getirene ödül koydular.
Vanina, Romagna’da gözükmüyordu. Missirilli unutulduğunu sandı, gururu incindi. Sevgilisiyle kendi arasındaki sosyal düzey farkını, çok düşünmeye başlamıştı. Geçmiş mutluluğu, üzüntü ve yazıklanmayla düşündüğü bir sırada, Roma’ya gidip Vanina’nın ne yaptığını görmek aklına geldi. Bu delice düşünce, görev bellediği şeylere üstün gelmek üzereydi ki bir akşam, dağdaki bir kilisenin çanı, zangocun dalgınlığına gelmiş gibi garip bir biçimde çaldı. Bu, Missirilli Romagna’ya geldikten sonra girdiği Carbonaro ocağının bir toplantı işaretiydi. O gece, hepsi ormandaki bir keşiş tekkesinde buluştular. Afyonla uyuşan iki keşiş, küçük evlerinin ne iş için kullanıldığını asla sezmediler. Toplantıya pek üzüntülü bir durumda gelen Missirilli, ocak başkanının tutuklandığını ve henüz yirmi yaşına girmiş bir delikanlı olan kendisinin, ellisini aşan ve Murat’nın 1815 seferinden beri gizli örgütlere giren insanların da üyesi bulunduğu bir ocağın başkanlığına seçildiğini orada haber aldı. Ummadığı bu onura erişince Pietro kalbinin çarptığını hissetti. Yalnız kalır kalmaz, kendisini unutan Romalı genç kızı artık düşünmemeye ve İtalya’yı barbarlardan kurtarmayı tek emel edinmeye karar verdi.
İki gün sonra, Missirilli, ocak başkanı olarak kendisine getirilen gelenler ve gidenler raporunda, prenses Vanina’nın San Nicola şatosuna geldiğini okumuştu. Bu ismi okuyunca, ruhuna, sevinçten çok şaşkınlık doldu. Hemen o akşam, San Nicola şatosunda seğirtmemek konusunda karar vermekle yurt bağlılığını sağlamış olduğunu, boş yere umdu.
Vanina’yı ihmal ettiğini düşünüyor, görevini doğru dürüst yapamıyordu. Onu ertesi gün gördü; Vanina kendisini, Roma’daki gibi seviyordu. Babası, kendisini evlendirmek istediğinden, hareketini geciktirmişti. Yanında, iki bin altın getirmişti. Bu umulmadık yardım, Missirilli’ye, yeni görevinde, olağanüstü bir saygınlık kazandırdı. Corfu’da hançerler yaptırdılar. Carbonarolar hakkında kovuşturma yapmakla görevli papa delegesinin kâtibini elde ettiler. Böylece, hükümete casusluk eden köy papazlarının listesini ele geçirdiler.
Bahtsız İtalya’da hazırlanan, bilinçsizlikte en hafif suikast düzenlemelerinden biri, o dönemde tamamlandı. Burada, gereksiz ayrıntıya girecek değilim. Yalnızca şu kadarını söylemekle yetineceğim. Eğer girişim başarıyla sonuçlanmış olsaydı Missirilli, bundan büyük bir onur payı istiyebilirdi. Binlerce âsi, onun verdireceği bir işaretle ayaklanıp yüksek görevlilerin gemilerini, elde silah bekleyebileceklerdi. Kararlaştırılmış an yaklaşıyordu. Tam o sırada, her zaman olduğu gibi, şeflerin tutuklanması sonucunda, suikast yarım kaldı.
Vanina, daha Romagna’ya gelir gelmez, yurt sevgisinin, âşığına, başka her türlü aşkı unutturacağını görür gibi oldu. Romalı genç kız gururu isyan etti. Kendisini inandırmaya, boşuna, çalıştı; derin bir keder yüreğini kapladı; özgürlüğe lanet okudu. Missirilli’yi görmek üzere Forli’ye geldiği bir gün, gururunun o zamana kadar yenmeyi başaramadığı acısına hakim olamadı:
- Doğrusunu isterseniz, dedi, beni bir koca gibi seviyorsunuz; bu benim işime gelmez.
Biraz sonra gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı; fakat bu yaşlar, siteme kadar tenezzül etmenin verdiği utançtan ileri geliyordu. Missirilli, bu göz yaşlarına, aklı başka yerde bir adam gibi karşılık verdi. Vanina, birdenbire, onu bırakıp Roma’ya dönmeyi düşündü. Kendisini söyleten zayıflıktan dolayı kendi kendini cezalandırmakta acı bir zevk buluyordu. Birkaç dakikacık süren bir susuştan sonra, kararını vermişti; eğer Missirilli’yi terk etmeyecek olursa, kendisini ona layık saymayacaktı. Aşığının yanı başında kendisini arayıp da bulamadığı zaman duyacağı şaşkınlık ve acıyı düşünüp haz duyuyordu. Biraz sonra, uğrunda o kadar çılgınlıklar yaptığı erkeğin aşkını kazanamadığı düşüncesi, genç kızı derinliğine üzdü. O zaman konuştu ve âşığının ağzından aşıklara yaraşır bir söz koparmak için yapmadığı kalmadı. Missirilli, dalgın bir tavırla, ona birçok sevgi sözleri söyledi; fakat bu sözleri söylerken sesinin uyumu siyasi girişimlerinden söz ettiği zamanki kadar derin değildi. Missirilli, umutsuzlukla haykırdı:
- Ah! eğer bu iş başarıyla bitmezse, hükümet bunu da ortaya çıkarırsa, vatanı bırakır giderim.
Vanina kımıldamadı. Bir saattan beri, âşığını son kez olarak gördüğünü hissediyordu. Onun söylediği söz, zihnini uğursuz bir düşünceyle aydınlattı. Kendi kendine:
- Carbonarolar benden binlerce altın aldılar, diye düşündü. Suikastı desteklediğimden kuşkulanamazlar.
Vanina, düşünden uyanarak, Missirilli’ye dedi ki:
- San Nicola şatosuna gelip benimle yirmi dört saat kalır mısınız? Bu akşamki toplantımızda senin varlığına gerek yok. Yarın sabah, San Nikola’da gezmeye çıkarız. Heyecanını giderir, büyük işlerde gereksinim duyduğun soğukkanlılığı yeniden bulursun.
Pietro kabul etti.
Vanina, onu sakladığı küçük odayı, her zamanki gibi, kilitliyerek, yol hazırlıklarını görmek üzere yanından ayrıldı.
Kendi hizmetinden ayrılıp evlenen ve Forli’de küçük bir dükkan açan, oda hizmetçilerinden birinin evine koştu. Oraya varınca, onun odasında bulduğu bir dua kitabının sayfalarından birinin kenarına, o gece Karbonarolar ocağının toplantı yapacağı yerin adresini çarçabuk yazdı. İhbarını şu sözcüklerle bitirdi: “Bu ocak, on dokuz üyeden oluşmuştur. Üyelerin adları ve adresleri şudur…” Bu listeyi, Missirilli’nin adı unutulmak kaydıyla çok açık olarak yazdıktan sonra, güvendiği kadına:
- Bu kitabı, papanın delegesi Kardinale götür: içinde yazılı şeyi okusun ve kitabı sana geri versin . Al sana iki altın; eğer Kardinal adını ağzına alırsa, ölümün kesindir; fakat, yazdığım sayfayı Kardinale okutursan, yaşamını kurtarırsın.
Her şey kusursuz oldu. Kardinal, korkudan büyüklenmedi. Kendisiyle görüşmek istiyen halk tabakasından bir kadının, huzuruna yüzü örtülü olarak çıkmasına, elleri bağlı bulunmak koşuluyla izin verdi. Dükkancı kadın, büyük adamın huzuruna bu durumda çıkarıldı. Kardinal, yeşil çuha örtülü, çok büyük bir masanın başında oturuyordu.
Kardinal, dua kitabını, içinde gizli bir zehir bulunur korkusuyla, yüzünden çok uzakta tutarak okudu. Sonra kadına geri verdi ve kendisini izlettirmedi. Vanina, âşığının yanından ayrıldıktan sonra, kırk dakikaya varmadan eski oda hizmetçisinin geri döndüğünü görerek Missirilli’nin artık tamamen kendisinin olduğu düşüncesiyle, onun yanına döndü. Carabinierelerin hiç uğramadığı sokaklarda birliklerin dolaştığı görülüyordu.
- Eğer beni dinlersen, diye ekledi, hemen San Nicola’ya gidelim.
Missirilli razı oldu. Genç prensesin arabasının bulunduğu noktaya kadar yaya gittiler. Araba, prensesin, bol maaşlı ve sıkı ağızlı sırdaşı olan nedimesiyle birlikte, kentten yarım fersah ötede bekliyordu.
San Nicola şatosuna geldikten sonra, Vanina, yaptığı garip girişimin şaşkınlığı içinde, âşığına karşı daha sevdalı göründü. Fakat ona aşktan söz ederken, komedi oynadığını sanıyordu. Bir gün önce, ihaneti sırasında, vicdan azabını unutmuştu. Aşığını kollarıyla sararken, kendi kendine şöyle düşünüyordu:
- Ona söylenebilecek bir sözcük var ki söyler söylemez, o dakikada ve sonsuza dek benden nefret edecek.
Gece yarısı, Vanina’nın hizmetçilerinden biri, birdenbire onun odasına girdi. Bu adamın da bir Carbonaro olduğunu prenses bilmiyordu. Demek ki, Missirilli’nin, bu gibi ayrıntılar hakkında bile kendisinden gizli tuttuğu şeyler vardı. Ürperdi. Bu adam, o gece, Forli’de, on dokuz Carbonaronun evlerinin kuşatıldığını, kendilerini de toplantıdan döndükleri sırada tutukladıklarını, Missirilli’ye haber vermeye gelmişti. Dokuz Carbonaro, gafil avlanmış olmakla birlikte, kaçmıştı.
Carabiniereler on tanesini kalenin hapisanesine götürmüştü. Oraya girerken içlerinden biri, kendini çok derin bir kuyuya atmış ve ölmüştü.
Vanina kendini kaybetti. Bereket versin ki, Pietro farkına varmadı; yoksa, suçunu gözlerinden okuyabilecekti.
Hizmetçi ekledi:
- Şu anda, Forli garnizonu, bütün sokaklarda dizi oluşturmuş. Her er, yanındakiyle konuşacak kadar birbirine yakın. Halk, karşıdan karşıya, ancak subayların bulunduğu noktalardan geçebiliyor.
Hizmetçi odadan çıktıktan sonra, Pietro ancak bir saniye düşünceye daldı, sonra:
- Şimdilik yapacak bir şey yok, dedi.
Vanina, ölecek gibi oluyor, âşığının bakışları karşısında titriyordu. Pietro:
- Bu olağanüstü halinizin sebebi nedir? diye sordu.
Sonra, başka konu açtı ve ona artık bakmadı. Gün ortasına doğru, Vanina, ona şu soruyu soracak oldu.
- Bir ocak daha ortaya çıkarıldı; sanırım, bir süre için rahat edersiniz değil mi?
Missirilli, genç kızı ürperten bir gülüşle:
- Pek rahat edeceğim, diye yanıtladı.
Vanina, belki cizvitlerin hafiyesi olan kasaba papazını ziyaret etmek zorundaydı, oraya gitti. Saat yedide akşam yemeği için döndüğünde, âşığının saklı bulunduğu küçük odayı boş buldu. Kendinden geçmiş bir durumda, evi baştan aşağı dolaşarak onu aradı; hiçbir yerde yoktu. Umutsuz bir halde, yine o küçük odaya geldi. Ancak o zaman gözüne bir pusula ilişti. Okudu:
“Kardinale teslim olmaya gidiyorum; davamızdan umudumu kestim; Tanrı bizimle birlikte değil. Bize kim ihanet etti? Her halde, kendini kuyuya atan alçak olacak. Madem ki, yaşamım zavallı İtalya için gereksizdir, arkadaşlarımın, yalnızca benim tutuklanmadığımı görerek, kendilerini ele verenin ben olduğumu sanmalarını istemem. Elveda. Eğer beni seviyorsanız, öcümü alınız. Bize ihanet eden alçak, babam da olsa, onu yok ediniz…”
Vanina, yarı baygın ve en korkunç bir yıkıma gömülmüş bir durumda oraya çöktü. Tek kelime söyleyemiyordu; gözleri kuruydu ve yanıyordu.
Sonunda diz üstü çöktü:
- Ey yüce Tanrım! diye haykırdı. Söz veriyorum, ihanet eden alçağı cezalandıracağım. Fakat, daha önce, Pietro’yu özgür bıraktırmak gerek.
Bir saat sonra, Roma’ya doğru yola çıktı. Babası, çoktan beri, ısrarla onu çağırıyordu. O yokken, prens Livio Savelli ile evliğini hazırlamıştı. Vanina gelir gelmez, babası, titreyerek ona bundan söz etti. Daha ilk sözcükte onun razı olduğunu hayretle gördü. Aynı akşam, Kontes Vitteleschi’nin evinde, don Livio’yu resmen kendisine tanıttı; Vanina, prensle uzun uzadıya konuştu. Prens, gençlerin en yakışıklısıydı ve en güzel atlara sahipti. Fakat, çok zeki olduğu bilinmekle birlikte, öyle hafifmeşrep yaradılışlı tanınmıştı ki hükümet kendisinden asla kuşkulanmıyordu. Vanina önce onun aklını almakla, kendisini kusursuz bir gizli görevli haline getireceğini düşündü. Prens, Roma valisi ve güvenlik bakanı monsenyör Savelli Catanzara’nın yeğeni olduğu için casusların onu izlemeye cesaret edemeyeceklerini düşünüyordu.
Vanina, sevimli don Livio’ya, birkaç gün çok iyi davrandıktan sonra, onun, kendisine asla koca olamıyacağını söyledi. Kendince, onu çok hafifmeşrep buluyordu.
- Çocuk kafalı olmasaydınız, dedi, amcanızın memurları sizden hiçbir şey gizlemezlerdi. Örneğin, son kez Forli’de ortaya çıkan Carbonarolar hakkında ne karar verilecek?
Don Livio, iki gün sonra gelip ona, Forli’de yakalanan bütün Carbonaroların kaçmış olduklarını haber verdi. Vanina, iri siyah gözleriyle ona baktı, dudaklarında en derin aşağılamayı anlatan acı bir gülümseme belirdi ve o akşam, onunla konuşmaya tenezzül etmedi. Daha ertesi gün, don Livio, birincisinde kendisini aldatmış olduklarını, kızararak açıkladı:
- Fakat, dedi, amcamın odasının bir anahtarını buldum. Orada bulduğum belgeden, en gözde kardinallerle başpapazlardan oluşan bir komisyonun gizli bir oturuma başladığını ve bu oturumda Carbonaroları, Ravenna’da mı yoksa Roma’da mı yargılamanın uygun olacağı sorununu görüştüklerini öğrendim. Forli’de yakalanan Carbonarolar ve teslim olmak sersemliğinde bulunan Missirilli adındaki başkanları, şu anda San Leo şatosunda tutuklu bulunuyorlar.
Bu sersemlik sözcüğünü duyunca, Vanina, prensi olanca gücüyle çimdikledi.
- Resmi belgeleri kendim görmek ve amcanızın odasına sizinle birlikte girmek isterim, dedi, siz yanlış okumuş olacaksınız.
Bu söz üzerine don Livio ürperdi; Vanina, kendisinden, neredeyse olanaksız bir şey istiyordu; fakat bu genç kızın garip zekası, aşkını artırıyordu. Birkaç gün sonra, Vanina, erkek kılığına girmiş olduğu ve sırtında, Casa Savelli üniforması bulunduğu halde, güvenlik bakanının en gizli belgeleri arasında yarım saat vakit geçirmeyi başarmıştı. Sanık Pietro Missirilli’ye ait gündelik raporu ele geçirdiği zaman, derin bir hoşnutluk hareketi yaptı. Bu kağıdı tutarken elleri titriyordu. O adı okurken bayılmasına ramak kaldı. Roma valisinin sarayından çıkarken, Vanina, don Livio’ya, kendisini öpmeye söz vermişti.
- Size uyguladığım sınavlarda başarılı oluyorsunuz, dedi.
Bu sözden sonra, genç prens Vanina’ya hoş görünmek için gerekirse, Vatikan’ı ateşe verirdi. O akşam Fransız elçisinin konağında balo vardı; Vanina çok dansetti ve hemen hemen yalnızca onunla dansetti. Don Livio, mutluluğundan sarhoş bir haldeydi. Onu düşünmekten alıkoymak gerekiyordu.
Bir gün Vanina, prense:
- Babamın bazen garip huyları vardır, dedi, bu sabah, adamlarından ikisini kovdu. Bana gelip ağladılar. Bir tanesi, Roma valisi amcanızın yanına girmek istiyordu. Öteki, Fransızların yanında topçu erliği yapmış; Sant’Angelo şatosunda çalışmak istiyor.
Genç prens, hemen:
- İkisini de yanıma alıyorum, dedi.
Vanina, gururlu bir tavırla sordu:
- Ben sizden bunu mu istiyorum? Size, o zavallı adamların ricalarını aynen tekrar ediyorum; istedikleri neyse, kendilerine o verilmelidir, başka şey değil.
Bundan güç bir şey olamazdı. Monsenyör Catanzara ciddi bir adamdı, evine kendisinin iyi tanıdığı insanlardan başka kimseyi kabul etmezdi. Vanina, görünüşte, zevkin her türlüsüyle dolu bir yaşam ortasında, vicdan azabıyla kıvranıyordu. Çok zavallıydı. Olayların yavaşlığı onu öldürüyordu. Babasının vekilharcı (konaklarda harcama işleriyle görevli olan), kendisine para sağlamıştı. Babasının evinden ayrılıp âşığının kaçışını gerçekleştirmek için Romagna’ya gitse acaba nasıl olurdu? Bu düşünce ne kadar saçma olursa olsun, Vanina bunu tam uygulayacaktı ki bir raslantı ona acıdı.
Don Livio, kendisine:
- Missirilli’nin ocağına bağlı on Carbonaro, Roma’ya getirilecek, hüküm giydikten sonra, Romagna’da idam edilecekler. Amcam, bu akşam papadan bu izni aldı. Roma’da, bu sırrı bilen, sizinle benden başka kimse yok. Hoşnut kaldınız mı? dedi.
Vanina:
- Adam olmaya başlıyorsunuz, diye yanıtladı; bana bir portrenizi armağan edin.
Missirilli’nin Roma’ya geleceği günden bir gün önce, Vanina sözde bir nedenle Città Castellano’ya gitti. Romagna’dan Roma’ya getirilen Carbonaroları bu kent hapishanesinde yatırıyorlardı. Sabahleyin, Missirilli’yi, hapishaneden çıkarırlarken gördü. Tek başına bir arabaya zincirle bağlanmıştı. Benzi sapsarı görünüyordu; fakat cesaretini asla kaybetmemiş gibiydi. Yaşlı bir kadın, ona bir demet menekşe attı. Missirilli gülerek teşekkür etti.
Vanina, âşığını görmüştü; bütün düşünceleri dirilir gibi oldu. Kendisine yeniden bir cesaret geldi.
Vanina, çok önceden, âşığının hapsedildiği Sant’Angelo şatosunun papazı olan rahip Cari’yi güzel bir dereceye yükseltmiş, günah çıkartmak için de, bu iyi kalpli papazı seçmişti. Roma’da, valinin yeğeni bir prensese, günah çıkartıcı papaz görevi görmek az şey değildir.
Forli Carbonarolarının davası uzun sürmedi. Aşırı parti, bunların Roma’ya gelmelerine engel olamadığı için bunun öcünü almak üzere, sanıkları yargılayacak olan komisyona üye olarak, en hırslı ruhani başkanları seçti. Bu komisyona güvenlik bakanı başkanlık etti.
Carbonarolar hakkındaki yasa açıktır. Forli Carbonaroları hiçbir umut besliyemezlerdi. Bununla birlikte, yaşamlarını savunmak için her türlü kaçamaklı yola başvurdular. Yargıçları, onları yalnızca ölüme mahkum etmekle kalmadı; birçoğu, ellerinin kesilmesi gibi korkunç işkencelerden yana göründüler. Ulaşabileceği kadar yükseğe ulaşmış güvenlik bakanının (bu yere yükseldikten sonra oradan ayrılanın çekilip gitmekten başka işi kalmaz) el kesilmesine hiç gereksinimi yoktu. Mahkeme kararını papaya götürdüğü zaman, bütün mahkumların cezasını birkaç yıl hapse çevirtti. Yalnızca Pietro Missirilli ayrı tutuldu. Bakan, bu delikanlıyı, aşırı uçta ve tehlikeli görüyordu; aslında, Pietro, yukarıda sözünü ettiğimiz iki carabinierenin öldürülmesinden dolayı ölüme mahkum edilmişti. Vanina, mahkemenin kararıyla cezaların hapse çevrilmesi durumunu, bakan, papanın katından ayrıldıktan pek az sonra haber aldı.
Ertesi gün, monsenyör Catanzara, gece yarısına doğru sarayına döndüğü zaman oda hizmetçisini göremedi; şaşıp kalan bakan, birkaç kez zili çaldı; sonunda sersem, yaşlı bir hizmetçi göründü. Sabrı tükenen bakan, kendi kendine soyunmaya karar verdi. Kapısını kilitledi; hava çok sıcaktı. Giysisini çıkardı, tortop, bir sandalyenin üstüne attı. Çok hızlı atılan bu giysi, sandalyenin üstünden aştı, penceredeki muslin perdeye çarptı ve orada, bir insan biçimini ortaya çıkardı. Bakan, yatağına seğirtti ve eline bir tabanca aldı. Pencerenin önüne geldiği zaman bakanın adamlarının giydiği kıyafeti taşıyan pek genç bir adam, elinde tabanca olduğu halde ona yaklaştı. Onu görünce bakan, tabancayı gözüne yaklaştırdı; ateş edecekti. Genç adam gülerek dedi ki:
- Nasıl! Monsenyör, Vanina Vanini’yi tanımadınız mı?
Bakan büyük bir öfkeyle:
- Bu çirkin şakanın anlamı ne? dedi.
Genç kız:
- Soğukkanlılıkla düşünelim, diye yanıtladı. Önce tabancanız dolu değil.
Bakan şaşırdı ve gerçekten de tabancanın dolu olmadığını gördü; bunun üzerine, yeleğinin cebinden bir kama çıkardı (1).
Vanina, sevimli bir üstünlük taslayarak bakana:
- Oturalım, monsenyör, dedi.
Ve rahat rahat bir kanepeye yerleşti. Bakan:
- Bari yalnız mısınız? diye sordu.
Vanina:
-Kesinlikle yalnızım, yemin ederim, diye yanıtladı.
Bakaın , bu sözün doğru olup olmadığını araştırdı. Odanın içini dolaştı, her yana baktı; sonra Vanina’dan üç adım ötede bir sandalyeye oturdu.
Vanina, tatlı ve sakin bir tavırla dedi ki:
- Yerine belki de, dik kafalı, hem kendisini hem başkalarını yok edecek yetenekte bir adam gelecek olan akıllı uslu bir insanın yaşamına kıymakla ne kazanırım?
Bakan can sıkıntısıyla sordu:
- Ne istiyorsunuz, matmazel? Bu sahne benim hiç hoşuma gitmiyor, hem artık sürmemelidir.
Vanina, birdenbire, nazik davranışını unutarak gururlu bir biçimde:
- Ekleyeceğim söz, dedi, benden çok sizi ilgilendirir. Carbonaro Missirilli’nin yaşamının kurtulması isteniyor, eğer idam edilirse, ondan sonra siz bir hafta yaşamayacaksınız. Bütün bunlarda benim hiçbir çıkarım yok. Şikayet ettiğiniz deliliği, önce eğlenmek için, sonra da bir arkadaşıma hizmet etmek amacıyla yaptım.
Vanina, sonra biraz önceki arkadaşça tavrı takınarak sürdürdü:
- Yakında amcam olacak ve görünüşe bakılırsa, ailesinin orununu çok yükseltecek olan zarif bir adama hizmetim dokunmasını istedim.
Bakan sakinleşti. Vanina’nın güzelliği bu çabuk değişiklik üzerinde kesinlikle etkili olmuştu. Monsenyör Catanzara’nın, güzel kadınlardan hoşlandığı, Roma’da bilinirdi. Vanina, gergin ipek çoraplardan, kırmızı bir ceketten, gümüş sırmalarla süslü, gök mavisi bir giysiden oluşan Casa Savelli uşaklarının kıyafetiyle ve elindeki tabancasıyla, pek güzeldi.
Bakan neredeyse gülerek:
-Gelecekteki yeğenim dedi, bu yaptığınız büyük bir deliliktir, hem de arkası gelecektir.
- Umarım , sizin gibi akıllı bir insan, bu sırrımı saklayacaktır; özellikle don Livio’ya karşı. Sizi inandırmak için de amcacığım, şunu söyleyeyim ki eğer arkadaşımın koruduğu adamın yaşamını bana bağışlarsanız, size bir öpücük veririm.
Vanina, Romalı kadınların, en büyük işleri başarırken aldıkları bu yarı şakacı tavırla konuşmayı sürdürerek elde tabancayla başlayan bu görüşmeye, genç prenses, Savelli’nin amcası Roma valisine yaptığı bir ziyaret havası vermişti.
Monseryör Catanzara, biraz sonra korkunun etkisiyle davrandığı sanısını , büyük bir kurumla geri çevirmekle birlikte, Missirilli’nin yaşamını kurtarmak konusunda karşılaşacağı bütün güçlükleri yeğenine anlatmaya çalışıyordu. Bakan bir yandan Vanina’yla tartışıyor, bir yandan da, odada dolaşıyordu; şöminenin üstünde duran bir limonata sürahisini aldı, bir kristal bardağa limonata doldurdu. Bardağı dudaklarına götüreceği sırada Vanina onu elinden kaptı ve bir süre elinde tuttuktan sonra, dikkatsizlikle yapmış gibi, bahçeye düşürdü. Biraz sonra, bakan, bir şeker kutusundan, bir çikolata aldı. Vanina, onu da elinden aldı, gülerek dedi ki:
- Dikkat edin, odanızda her şey zehirlidir; çünkü sizi öldürmek istiyorlardı. Savelli ailesine, ellerim bomboş girmemek için, gelecekteki amcamın bağışlanmasını ben sağladım.
Pek şaşıran monsenyör Catanzara yeğenine teşekkür etti ve Missirilli’nin yaşamı hakkında büyük umut verdi.
Vanina:
- Anlaştık, diye haykırdı; kanıtı da , işte bu ödül!
Böyle diyerek onu öptü. Bakan ödülü aldı.
- Şunu bilmelisiniz ki sevgili Vanina, diye ekledi, ben kandan hoşlanmam. Aslında, size pek yaşlı görünmeme karşın, daha gencim ve bugün dökülen kanın, leke bırakabileceği bir zamana kadar yaşayabilirim.
Monseryör Caranzara, Vanina’yla, bahçesinin küçük kapısına kadar birlikte gittiği zaman saat ikiyi çalıyordu.
Daha ertesi günü, bakan, yapacağı girişimden dolayı oldukça kararsız bir halde papanın huzuruna çıktığı zaman, papa kendisine:
- Her şeyden önce, sizden bir ricam var, dedi. Şu Forli Carbonarolarından bir tanesi var ki, idama mahkum olarak kaldı; düşündükçe uykum kaçıyor. Bu adamı kurtarmak lazım.
Bakan, papanın kendi tarafını tuttuğunu görünce, epeyce karşı çıktı, sonunda , bir yazılı buyruk hazırladı ve papa, usul olmadığı halde imzaladı.
Vanina, aşığının bağışlanmasını belki sağlayabileceğini; fakat onu, zehirlemeye kalkışacaklarını düşünmüştü. Bir gün önce, Missirilli’ye, günahını çıkartan rahip Cari, birkaç paket gemici peksimeti vermiş, devlet tarafından verilen yemeklere el sürmemesi için onu uyarmıştı.
Vanina, sonradan, Forli Carbonarolarının, San Leo şatosuna götürüleceklerini öğrenince, Missirilli’yi, Città Castellano’dan geçtiği sırada görmek istedi; tutuklulardan yirmi dört saat önce o kente vardı; kendisinden birkaç gün önce gelmiş olan rahip Cari’yi orada buldu. Rahip, Missirilli’nin gece yarısı, hapishane kilisesinde, ayin dinlemesi için, zindancıdan izin almıştı. Daha da ileri gittiler. Eğer Missirilli, kollarıyla bacaklarının bir zincirle bağlanmasına razı olursa, zindancı, kilisenin kapısına doğru gerileyecek, yalnızca sorumlu olduğu tutukluyu uzaktan görebilecek biçimde duracak, fakat ne söylediğini işitmeyecekti.
Vanina’nın sonunu belirleyecek olan gün sonunda geldi. Vanina, daha sabahtan hapishane kilisesine kapandı. O uzun gün boyunca, kafasını ne düşünceler altüst etmemişti! Missirilli, kendisini bağışlayacak kadar seviyor muydu acaba? Ocağının toplantısını ihbar etmiş, fakat onun yaşamını kurtarmıştı. Burkulan ruhunda, sağduyu galip gelince, Vanina, onun, kendisiyle birlikte İtalya’dan ayrılmayı kabul edeceğini umuyordu. Vanina, günah işlediyse, bunu aşkının gücünden dolayı yapmıştı. Saat dördü çaldığı sırada, uzakta carabiniere atlarının kaldırımlara çarapan nal seslerini duydu. Bu nal seslerinden her biri, kalbinde yankılar yapıyor gibiydi. Biraz sonra, tutukluları taşıyan arabaların gürültüsünü işitti. Arabalar, hapishanenin önündeki küçük alanda durdu; Vanina, iki carabinierenin, Missirili’yi kaldırdıklarını gördü. O ayrı bir arabada yalnızdı ve zincirlerle öyle bağlanmıştı ki, kımıldayamıyordu. Gözleri yaşla dolarak “Hiç olmazsa yaşıyor, diye düşündü, henüz zehirlememişler!”
Acı ve ürkütücü bir geceydi; çok yükseğe yerleştirilmiş olan ve zindancının yağını esirgediği mihrap kandili, karanlık kiliseyi tek başına aydınlatıyordu. Vanina’nın gözleri, bitişik hapishanede ölen, Ortaçağın bazı büyük senyörlerine ait mezarlar üzerinde dolaşıyordu. Bunların heykelleri yırtıcı bir görünüm oluşturuyordu.
Çoktan beri, bütün gürültüler kesilmişti. Vanina, kara düşüncelerine dalmıştı. Saat on ikiyi çaldıktan biraz sonra, bir yarasanın uçuşu gibi hafif bir gürültü işittiğini sandı. Yürümek istedi, baygın bir halde mihrabın parmaklığına düştü. Aynı saniyede, geldiklerini işitmediği iki gölge, ta yanıbaşında belirdi. Bunlardan biri zindancı, öteki, kundağa sarılırcasına zincirlere vurulmuş olan Missirilli’ydi.
Zindancı bir fenerin kapağını açtı ve feneri, mihrabın parmaklığına, Vanina’nın yanına, tutuklusunu iyice görebilecek biçimde koydu. Sonra, geriye, kapının yanına çekildi. Zindancı uzaklaşır uzaklaşmaz Vanina, Missirilli’nin boynuna sarıldı. Onu kollarının arasında sıkarken, yalnızca, soğuk ve sivri zincirlerin temasını duyuyordu. Bu zincirlere onu kim bağladı? diye düşündü. Aşığını kucaklamaktan hiçbir zevk duymadı. Bu acıyı, daha güçlü bir acı izledi. Missirilli onu o kadar soğuk karşılamıştı ki bir an âşığının, suçunu anladığı sanısına kapıldı.
Sonunda Missirilli:
- Sevgilim, dedi, bana karşı beslediğiniz aşka acıyorum. Onu size esinleyen üstün niteliği boşuna arıyorum, bulamıyorum. Bana inanın, dinsel inançlara dönelim ve bir zamanlar doğru yolu yitirmemize neden olan düşleri unutalım. Ben sizin olamam. Girişimlerimi kovalayan sürekli felaket, belki, benim sürekli yaşadığım büyük günahtan ileri gelmiştir. Yalnızca, insan eliyle alınan önlemler ve sakınmanın gereğini bile düşünsek; o uğursuz Forli gecesi, ben de arkadaşlarımla birlikte niçin tutuklanmadım? Tehlike anında niçin görev başında değildim? Yokluğum niçin en acımasız kuşkulara yer verdi? Çünkü, İtalya’nın özgürlüğünden başka bir sevdaya kapılmıştım.
Vanina, Missirilli’deki değişikliğin kendisinde uyandırdığı şaşkınlıktan kurtulamıyordu. Aşıktı, hissedilir derecede zayıflamış olmamakla birlikte, otuz yaşlarında görünüyordu. Vanina, bu değişikliği, onun, hapishanede uğradığı kötü davranışlara bağladı, ağlamaya başladı:
- Ah! dedi, zindancılar, sana iyi davranacaklarına ne çok söz vermişlerdi.
Oysaki, ölüm yaklaştıkça, İtalya’nın özgürlüğü uğrunda duyduğu tutkuyla uzlaşabilen bütün dinsel inançlar, genç Carbonaronun yüreğinde yeniden canlanmıştı. Vanina, âşığında gördüğü şaşılacak değişikliğin, bedeninin karşılaştığı kötü uygulamalardan kaynaklanmadığını ve yalnızca manevi bir şey olduğunu, yavaş yavaş anladı. Son dereceye vardığını sandığı acısı bundan dolayı daha da arttı.
Missirilli susuyordu. Vanina, hıçkırıklardan boğulacak gibiydi. Delikanlı, kendisinin de bir parça üzüldüğünü gösteren bir tavırla:
Yeryüzünde bir şey sevecek olsaydım, bu siz olurdunuz Vanina, dedi. Fakat Tanrıya şükür, hayatta bir tek amacım var. Ya hapishanede ya da İtalya’yı özgürlüğe kavuşturmaya çalışırken öleceğim.
Yine bir sessizlik oldu, Vanina, elbette, konuşmuyordu. Konuşmak için boş yere uğraşıyordu. Missirilli ekledi:
- Görev acımasızdır, sevgilim; fakat, onun yerine getirilmesinde bir parça sıkıntı olmasaydı, kahramanlık nerede kalırdı? Beni bir daha görme girişiminde bulunmayacağınıza söz verin.
Çok sıkı bağlanmış zincirinin izin verdiği ölçüde, bileğiyle ufak bir hareket yaparak parmaklarını Vanina’ya uzattı:
- Sevmiş olduğunuz erkeğin size bir öğüt vermesine izin verirseniz, dedi, babanızın size seçtiği üstün nitelikli erkeğe, akıllı uslu varın. Ona, can sıkıcı hiçbir sır vermeyin. Fakat, diğer yandan, beni de asla görmeye kalkışmayın. Bundan böyle, birbirimize yabancı olalım. Yurt hizmetine, çok büyük bir para harcadınız; eğer ülkemiz zalimlerin elinden kurtulursa, o para, size millet malı olarak aynen geri verilecektir.
Vanina sersemlemişti, Pietro kendisiyle konuşurken, gözü yalnızca, yurt adını andığı zaman pırıldamıştı.
Sonunda gurur, genç prensesin yardımına yetişti. Yanına, elmaslar ve küçük törpüler almıştı. Missirilli’yi yanıtlamadan bunları kendisine uzattı. Delikanlı:
- Görev olarak kabul ediyorum, dedi. Çünkü, kaçma çarelerini aramam gerek. Fakat, yeni iyilikleriniz karşısında and içiyorum, sizi bir daha asla görmeyeceğim. Elveda, Vanina. Bana kesinlikle mektup yazmayacağınız, beni görmeye asla kalkışmayacağınız için söz verin; beni, yurda bırakın, ben sizin için artık ölmüşüm. Elveda!
Vanina büyük öfkeyle:
- Hayır, dedi, sana olan aşkımdan dolayı yaptığım işi bilmeni istiyorum.
O zaman, Vanina, Missirilli’nin, San Nicola şatosundan ayrılıp Kardinale teslim olmaya gittiği andan başlayarak yaptığı bütün girişimleri ona anlattı. Anlattıkları bitince:
- Bütün bunlar bir şey değil, dedi, senin aşkınla, daha fazla bir şey yaptım.
Sonra, ihanetini anlattı:
Pietro, öfke içinde, onun üstüne atıldı:
- Ah! canavar! diye haykırdı.
Zincirleriyle vurarak onu öldürmeye çalışıyordu. İlk çığlığı işitip yetişen zindancı olmasaydı, bu amacına da erecekti. Zindancı Missirilli’yi yakaladı.
O, zincirlerinin izin verdiği kadar uzanarak, törpüleri ve elmasları, Vanina’ya fırlattı:
- Al, canavar, sana hiçbir şey borçlu olmak istemem dedi ve hızla uzaklaştı.
Vanina, bitkin bir halde kaldı. Roma’ya geri döndü. Prens don Livio Savelli ile evlendiğini gazeteler yazıyor.
İtalya Hikayeleri, Düşes De Palliano / STENDHAL
Palermo, 22 Temmuz 1838
BÜLBÜL – GÜL / OSCAR WILDE
Nisan 13, 2010 by Genelce/
Filed under Edebiyat, Oscar WİLDE, Öykü
Genç Öğrenci, “Al bir gül görürsem, benimle dans edeceğini söyledi. Ama bütün bahçemde bir tek bile al gül yok,” diye ağlıyordu.
Bülbül, Karameşe’nin içindeki yuvasından bunu duydu, yaprakların arasından bakıp merak etti.
Genç, ağlayarak, “Bütün bahçemde bir tanecik al gül yok!” diyordu; gözleri yaşla doluydu; “Ah şu mutluluk ne hiçten şeylere bağlı! Bütün akıllı insanların yazdıklarını okudum, felsefenin bütün gizlerine erdim de gene al bir gülün yokluğu yaşamımı altüst ediyor.”
Bülbül, “İşte sonunda gerçek âşığı buldum,” dedi, “Hiç tanımadığım halde gecelerce onun için şakıdım, gecelerce onun destanını yıldızlara okudum, şimdi kendisini görüyorum. Saçları sümbül gibi koyu; dudakları yüreğinin titrediği gül gibi al. Ama tutku, yüzünü fildişi gibi soldurmuş, üzüntü alnına damgasını vurmuş.
Genç Öğrenci, “Prens yarın gece balo veriyor,” diye söylendi, “Sevgilim de gidecek. Al bir gül götürebilirsem, gün ağarıncaya dek benimle dans edecek. Al bir gül götürebilsem onu kollarımın arasına alacağım, o başını omzuma dayayacak, elleri de avucumun içinde kalacak. Ama bahçemde hiç al gül yok; demek yapayalnız bir köşede oturacağım, o da yanımdan geçecek, bana hiç bakmayacak, gönlüm kırılacak.”
Bülbül, “İşte gerçek âşık bu,” dedi, “Benim şakıdıklarımın acısını o çekiyor; bana heves, ona yas. Aşk şaşılacak bir şey, kesinlikle! Zümrütlerden, yakutlardan daha değerli. İncilerle, lâllerle değişilemez, pazara da çıkarılamaz. Ne satıcılardan parayla alınabilir, ne de altın teraziyle tartılır…”
Genç Öğrenci, “Saz takımı sayvana geçip telli sazlarını çalacak, sevgilim de arpla kemanın sesine uyup dans edecek. Öyle hafif dans edecek ki ayakları bile yere değmeyecek, saraylılar da çevresine üşüşecek, ama benimle dans etmeyecek, çünkü ona verecek al gülüm yok,” diye kendisini otların üstüne attı ve elleriyle yüzünü kapayıp ağladı.
Kuyruğu havada küçük bir yeşil Kertenkele, yanından hızla geçerken sordu: “Niye ağlıyor?”
Güneş ısınının demeti içinde titreyip duran Kelebek, “Sahi, niye?” dedi.
Bir Papatya, yanındakine fısıldadı: “Evet niye?” Bülbül yanıtladı: “Bir al gül için ağlıyor.”
Hepsi bir ağızdan, “Al gül için mi?” diye bağırdılar, “Ne gülünç şey!” Küçük Kertenkele de pek alaycı bir şeydi, kahkahayla güldü.
Ama Bülbül, Öğrenci’nin üzüntüsündeki gizi anladı; meşe ağacında sessiz sessiz oturup aşkın gizemini düşündü.
Birdenbire boz kanatlarını açıp kendini havaya bıraktı. Ağaçlı yamaçların içinden bir gölge gibi bahçeyi dolaştı.
Çimen tarhın ortasında güzel bir gül fidanı vardı. Bülbül bunu görünce sürgünlerinden birinin üzerine kondu:
“Bana al bir gül ver de, sana en güzel şarkımı okuyayım,” dedi.
Fakat fidan başını iki yana salladı:
“Benim güllerim beyazdır” diye yanıt verdi, “Denizin köpüğü gibi, dağların üstündeki karlardan daha beyaz. Ama eski güneş saatinin çevresinde yetişen kardeşime git. Belki istediğini o verebilir.”
Bülbül de eski güneş saatinin çevresinde yetişen gül fidanına gitti.
“Bana al bir gül ver de, sana en güzel şarkımı okuyayım,” diye seslendi.
Ama fidan başını iki yana salladı:
“Benim güllerim sarıdır” diye yanıt verdi, “Kehribar bir taht üstünde oturan deniz kızının saçları gibi sarı. Tırpancılar tırpanlarıyla gelinceye dek çayırlıkta açılan altın top çiçeğinden daha sarı. Ama Öğrenci’nin penceresinin altında yetişen kardeşime git, belki istediğini o verebilir.”
Bülbül de Öğrenci’nin penceresinin altında yetişen gül fidanına gitti:
Ama fidan başını iki yana salladı:
“Benim güllerim aldır” diye yanıt verdi, “Kumrunun ayakları gibi al; okyanusun kovuklarında sere serpe dalgalanan mercan kanatlarından daha al. Ama, kış damarlarımı kavurdu, don tomurcuklarımı kopardı, bora dallarımı kırdı. Bu yıl artık hiç gül veremeyeceğim.”
Bülbül, “Bütün istediğim al bir gül!” diye haykırdı; “Bir tanecik al gül! Onu elde etmemin hiçbir yolu yok mu?”
Fidan, “Bir yol var dedi. “Ama, öyle korkunç ki söylemeyi göze alamıyorum.”
Bülbül, “Söyle, ben korkmam,” dedi.
Fidan, “Al bir gül istiyorsan, onu kendin ay ışığında müzikten yaratıp, kendi yüreğinin kanıyla boyayacaksın. Yüreğini bir dikene dayayıp bana şarkı okumalısın; diken yüreğini delmeli, senin can kanın da benim damarlarımdan içeri boşalıp benim olmalı.”
Bülbül, “Bir al gül için ölüm çok yüksek bir paha,” diye haykırdı, “Bütün evrende yaşam çok değerli. Yeşil koruda oturup, altın arabasında güneşi, inci arabasında da ayı seyretmek ne güzel! Karaçalının baygın kokusu tatlı, koyaklara gizlenen mavi boru çiçekleri hoş, kırlarda biten fundalar sevimli. Fakat gene de aşk, yaşamdan üstün. Sonra insan yüreğinin yanında bir kuşun yüreği nedir ki?”
Ve boz kanatlarını açıp kendisini havaya bıraktı. Bahçenin üzerinden bir gölge gibi silindi, bir gölge gibi ağaçlı yamaçtan indi.
Hâlâ genç Öğrenci, bıraktığı yerde, çimende yatıyordu; güzel gözlerindeki yaşlar da hâlâ kurumamıştı.
Bülbül, “Mutlu ol!” diye haykırdı, “Mutlu ol; al güle kavuşacaksın! Ben onu ay ışığında müzikten yaratıp kendi yüreğimin kanıyla boyayacağım. Buna karşılık, senden bütün istediğim gerçek bir âşık olman; çünkü, felsefe akıllıdır ama aşk felsefeden de akıllıdır; güç korkunçtur ama aşk güçten daha korkunçtur. Kanatları alev rengindedir, alevle boyalı vücudu vardır; dudakları bal kadar tatlı, soluğu karanfil buhuru gibidir.”
Öğrenci, çimenden başını kaldırıp baktı ve dinledi, ama bülbülün kendisine ne söylediğini anlayamadı, çünkü o ancak kitaplarda yazılı şeyleri bilirdi.
Ama Meşe ağacı anladı, üzüldü; çünkü kendi dalları arasında yuva kuran Bülbül’e pek düşkündü.
“Bana,” dedi, “Son bir şarkı oku, çünkü sen gidersen pek kimsesiz kalacağım.”
Ve Bülbül, Meşe ağacına şarkı okudu, sesi gümüş bir testiden dökülen suyun sesini andırıyordu.
O şarkısını bitirince Öğrenci kalktı, cebinden bir defterle bir kurşun kalem çekip çıkardı.
Ağaçlıktan çıkarken kendi kendine, “Bülbülün güzel bir görünümü var, bu yadsınamaz; ama duygusu var mı? Hiç sanmam. Tıpkı birçok sanatçı gibi, baştan başa söyleyiş; içtenliği hiç! Başkası için özveride bulunmaz, bütün düşüncesi müzik; herkes de bilir ki sanat bencildir. Gene de kabul etmek gerek ki sesinde bazı güzel ezgiler var. Yazık, bunların hiçbir anlamı yok; hiçbir işe de yaramıyor,” diyerek odasına gidip küçük ot yatağına uzandı ve sevgilisini düşünmeye başladı, az sonra da uykuya daldı.
Gökyüzünde ay görününce, Bülbül, gül fidanına gidip göğsünü dikene dayadı. Bütün gece göğsü dikende öttü, buz gibi billur ay da sarkıp onu dinledi. Bütün gece öttü, diken göğsünden içeri girdi ve can kanı vücudundan çekildi.
İlkin oğlanla kızın içinde doğan aşkı şakıdı ve Bülbül’ün şarkıları birbiri arkasına sıralandıkça gül fidanının en üst sürgününde yaprak yaprak nefis bir gül açıldı. Önce uçuk bir rengi vardı, ırmakların üzerine serilen sis gibi uçuk, sabahın ayakları gibi soluk, ilk alacakaranlığın kanatları gibi gümüştendi. Bir gülün gümüş bir aynaya vuran yansıması, gümüş bir suya vuran gölgesi nasılsa, gül fidanının en üst dalında açılan gül öyleydi.
Ama, Gül fidanı Bülbül’e, “Dikene daha sıkı yaslan,” diye seslendi, “Daha sıkı yaslan küçük Bülbül, daha sıkı yaslan, yoksa gül bitmeden gün doğacak.”
Bülbül dikene daha sıkı yaslandı ve ötüşü kat kat yükseldi, çünkü erkekle kızın ruhundaki tutkunun doğuşunu şakıyordu.
Ve gülün yapraklarını hafif bir pembelik bürüdü; tıpkı gelinin dudaklarını ilk öpüşünde güveyin yüzünü kaplayan pembelik gibi. Ama, daha diken gülün yüreğine değmemiş, gülün yüreği de beyaz kalmıştı; çünkü gülün yüreğini ancak bir bülbülün yüreğindeki kan kızartabilirdi.
Fidan, Bülbül’e, “Daha sıkı yaslan,” diye seslendi, “Daha sıkı yaslan küçük Bülbül, daha sıkı yaslan, yoksa gül bitmeden gün doğacak.”
Bülbül dikene daha sıkı yaslandı, diken de Bülbül’ün yüreğine değdi ve bütün vücudunda bir acı ürperdi. Yana yana acıdı, acı acı öttü; çünkü ölümle tamamlanan aşkı, mezarda ölmeyen aşkı şakıyordu.
Nefis gül kızardı, tıpkı doğu havasının gülü gibi, yapraklarının çevresi kıpkırmızıydı, kıpkırmızı yürek, yakut gibiydi.
Ama Bülbül’ün sesi hafifledi, kanatları titremeye başladı, gözüne bir perde geldi, şarkısı gitgide soldu, soldu, boğazına bir şey düğümlenir gibi oldu.
Son coşkun bir ezgi saldı, beyaz ay işitti, tanı unuttu, gökyüzünde kalakaldı. Al gül duydu, bütün vücudu coşkuyla ürperdi ve yapracıklarını soğuk sabah havasına serdi. Yankı onu kırlardaki eflatun mağarasına taşıdı, uyuyan çobanları düşlerinden ayırdı; ırmağın sazları üzerinden esti, onlar da haberi denize götürdü.
Fidan, “Bak, bak!” dedi, “Artık gül tamamlandı.” Ama Bülbül yanıt vermedi; çünkü uzun çayırların içinde, yüreğinde diken, cansız yatıyordu.
Öğrenci, öğleyin penceresini açıp dışarıya, “Aman ne eşsiz bir talih!” diye haykırdı, “İşte al bir gül! Bütün ömrümde hiç böyle bir gül görmedim. Öyle güzel ki kesinlikle uzun, Latince bir adı vardır.” Ve uzanıp gülü kopardı.
Sonra şapkasını giyip elinde gülle koşa koşa profesörün evine gitti.
Profesörün kızı kapının önünde oturmuş, bir makaraya mavi ipek sarıyor, köpeği de ayağının dibinde yatıyordu.
Öğrenci, “Al bir gül getirirsem benimle dans edeceğinizi söylemiştiniz,” dedi, “İşte bütün dünyanın en al gülü. Bu gece tam yüreğinizin üstüne takacaksınız, biz dans ederken sizi nasıl sevdiğimi o anlatacak.”
Fakat kızın kaşları çatıldı.
“Galiba giysime yaraşmayacak,” yanıtını verdi, “Sonra Saray Başyazmanı’nın yeğeni bana çok güzel bir mücevher göndermiş, herkes de bilir, mücevherler çiçeklerden çok pahalıdır.”
Öğrenci öfkeyle, “Vallahi pek iyilikbilmezmişsiniz,” diye güllü sokağa fırlattı; gül oradan su yoluna düştü ve üzerinden bir arabanın tekerleği geçti.
Kız, “İyilikbilmez ha?” diye bağırdı, “Ben size bir şey söyleyim mi? Siz pek kabasınız; peki, siz kim oluyorsunuz? Bir Öğrenci parçası. Eminim, ayakkabınızda Başyazman’ın yeğenindeki gibi gümüş toka bile yoktur,” dedi ve sandalyesinden kalkıp eve girdi.
Öğrenci dışarı çıkarken, “Aşk ne de saçma bir şeymiş” dedi, “Mantığın yarısı kadar bile yararı yok; çünkü hiçbir şeyi kanıtlamıyor, sonra hep olmayacak şeylerden birini söylüyor, insanı da doğru olmayan şeylere inandırıyor. Doğrusu hiçbir pratik yararı yok. Hem bu yüzyılda pratik olmak her şeyin başı… Ben gene felsefeye dönüp metafizikle uğraşayım,” diye odasına gitti ve koskaca, tozlu bir kitap çıkarıp okumaya başladı.
Tam vazgeçmişken ey hayat…
Ferit kapının önünde kendine bağıran Hayri ye bakıyordu. Hayri çıldırmış gibiydi ve seni seviyorum gel benimle diyordu. Gördüğüm manzara karşısında şaşkın, ve korkaktım. Ne yapmam gerektiğini bile bilmiyordum.
UÇURTMA – Olca BAL
Funda öğretmen, yetimhanenin bahçesinde diğer küçük çocukların arasında Hüseyin’i göremeyince, telaşlanarak aramaya koyulur! Yemekhanesinden başlayarak, yattığı odasına, bodrum katından tut, çatısına varana kadar, ama bulamaz! Telaşı daha da artarak yüreği alevlenir bir anda, mutfakta çalışan Akgül ablasının yanına koşarak nefes nefese, ’’Hüseyin’i gördün mü? Ve yakınarak ‘’yine kayıplarda’’ der. Hademe Akgül, ‘’görmediğini’’ söylerken kendiside endişeye kapılır! ‘’Anlaşıldı kızım, bu çocukla işimiz var bizim,’’ sırtından önlüğünü çıkartarak, ‘’beraber arayalım’’ der. Saatlerce aramanın sonunda, Funda öğretmenin sinirleri bir hayli gerilir ve güneşin batmasıyla karanlık yavaşça etrafa yayılmakta. Funda öğretmenin alnından sıkıntı terleri akarken, yanakları da öfkesinden kızarmıştı. Gözlerini büyümüş, ellerini de sıkıca birbirine ovuşturarak söylenmeye başlamıştı; ‘’Biz ne yapacağız şimdi, ya başına bir kötülük geldiyse! Ah Akgül abla, her çocuğu anladım! Çözebildim eğitim hayatımda! Bir tek Hüseyin’e yaklaşamadım, neyi uyguladıysam başarısız kaldım!’’ Delirecek gibiydi artık Funda öğretmen. Hüseyin’i, o küçük içine kapanık çocuğu ayrı severdi.
Belki de kendisini görüyordu onda! Hayatı boyunca bir gün olsun ailesini tanıma şansı olmamış, anne, babası, akrabaları hakkında bir ipucu bulamamıştı. Funda öğretmende yalnızlığıyla yetimhanede büyümüş ve Hüseyin’de olduğu gibi kimseler ziyaretine gelmemişti. Bilinçaltında kendi çocukluğunu düşünerek, kendisinin de bir arayışta olarak kayıplara karıştığı anları hatırladı. İkiside ruhen bitkin düşerek, oturmuşlar yetimhanenin bahçesinde, suskunluğun girdabında beklemeye başlarlar!
Hüseyin elleri cebinde soğuk bir yüz ifadesiyle, bahçenin kapısından içeriye girer. Hiç bir hatada bulunmamış tavrıyla ve boş bakmakta olan gözlerle yanlarına yaklaşarak, soğuk bir ses tonuyla; ‘’Siz bu karanlıkta neden bahçede oturuyorsunuz? Der. Funda öğretmen ve Akgül ayağa kalkarak, şaşkınlık içinde Hüseyin’i seyrederler! Öğretmeni kolundan sıkıca tutarak, ‘’hadi’’ der! Ve odasına götürür. Akgül ablası peşlerinden giderek yetim hanenin kapılarını kitler ve ışıklarını söndürür. Funda öğretmen Hüseyin’e pijamalarını giymesini söylediğinde, usulca Hüseyin’in yatağına oturur ve o küçük bir türlü çözemediği çocuğu seyretmeye başlar.
İçinden kendisinin işe yaramaz bir eğitimci olduğunu düşündüğünde, yüreğini kemiren üzüntüyü en derininde hisseder ve gözleri dolarak ayağa kalkar. Hüseyin’in yüzüne bakmadan ‘’iyi geceler’’ der, başı önünde odadan çıkarak kapıyı da arkasından yavaşça kapatır. Hüseyin yatağına uzandığında, ellerini üst üste karnına koyarak, ağlamaklı ve hüzün dolu bir sesle; ‘’Anne, anneciğim! Baba, babam! Benim suçum nedir ki, sizlerden yoksun büyümekteyim!’’ Tanımadığı ailesine biriken özlemini yaşarken, ufacık kalbide sessizce ağlıyordu!
Funda öğretmen yatmaktansa, sıkıntılarıyla birlikte Akgül ablasının yanını bulur, odasına çekilmediğine, hala mutfakta bulunduğuna sevinerek; ‘’Akgül abla konuşalım mı’’ der? ‘’Konuşalım tabi! Bak çayımızda var’’ yanıtını aldığında yüzündeki tedirginliği bir anda tebessüm ile kaplanır. Çaylarını alarak büyük cam bardaklarıyla, masa başlarına karşılıklı otururlar. Akgül, kızı gibi gördüğü Funda’ya bakarak; ‘’bu yetimhanede işe başladığımda, senin yaşlarındaydım ve sende Hüseyin’in yaşlarında asabi bir çocuktun, hiç bir yere sığmazdın! Bak kızım şimdi ise bir Öğretmen olarak karşımda oturuyorsun, bu kadar üzme kendini. Hüseyin’de değişecek elbette’’ diyerek lafını bitirir. Funda büzülmüş bir şekilde Akgül ablasını dinlerken çayını yudumluyordu ve kısık bir sesle;
‘’Doğru ben asabiydim, içimi bir şekilde kusuyordum ama Hüseyin çok içine kapanık, o kusmuyor, acılarını içinde biriktirerek, yalnızlığından çıkamaz hale geliyor. Ah Akgül abla, ince hastalığa yakalanmasından korkuyorum’’ derken sağ elini de ağzına götürerek, aldığı sıkıntıyı tırnaklarını kemirmeye başlayarak dindirmeye çalışır! Akgül ablası; ‘’Sakin ol kızım! Her şeyin başı sabırdır!’’ İkiside bir zaman sessiz kaldıktan sonra Akgül ablası dikkatlice sorar; ‘’Kızım bu konuyu neden bu zamana kadar Rıza baba’ya anlatmadın, birde ona danışsan! Funda, Rıza babanın kendisini beceriksiz bir öğretmen olarak görmesinden korktuğu için bu güne dek susmuştu Hüseyin hakkında!
Rıza baba yetim hanenin müdürüdür. Çalışanlar ve çocuklar ona Rıza baba diye hitap ederler çünkü sıcaklığıyla ve dürüstlüğüyle herkesin sorunlarıyla ilgilenerek, içtenlikle yetimleri mutlu etmeye çalışan iyi bir insandı! Bu yeryüzünde nadir bulunan, babacan bir yetimhane müdürüydü! Kaç çocuğu okuttuğu gibi, Funda’yı da Rıza baba okutmuştu! Funda dalgınlığında düşünürken birden gözlerini büyüterek; ‘’zaten Rıza baba her şeyin farkındadır öyle değilmi Akgül abla’’, beriki onaylayarak; ‘’Evet kızım, konuyu bahsedeceğin günü beklediğinden eminim’’ der. Gece yarısını geçmiş, ikisini de esnemeler tutmuştu, usulca odalarına çekilerek uykuya girişirler. Funda öğretmen erkenden kalkarak hiç bir işe koyulmadan, Rıza baba’nın yanına gider. Rıza baba her sabah olduğu gibi güneş doğmadan kalkar ve bahçede oturarak ilk kahvesini yudumlardı, sonrada büyük bir sevgiyle yeşillikleri biçerdi! Funda yavaşça yanına yaklaşarak;
‘’Günaydın Rıza babam’’ der ve tombiş yanaklarına yumuşacık öpücükler kondurdu. Rıza baba; Hayırdır kızım erkencisin, bir derdin mi var yoksa’’ diye sorar? Funda çekinse de! ‘’Evet, var’’ diyerek anlatmaya başlar; Ben seni eğitim hayatımda hep örnek aldım Rıza baba, çıkmazda olduğumda senin gibi davranmaya çalıştım! Rıza baba Funda’nın lafını keserek; ‘’Her zaman kendin ol kızım, en doğrusunu yaparsın!’’ Funda içini çekerek devam eder; ‘’Hüseyin’le konuştum, çoğu zaman onu anlaya bilmek için. Neden dersini yapmıyorsun diye sorduğumda; Cevap vermez! Neden öbür çocuklar gibi iştahla yemek yemiyorsun dediğimde, bana boş bakarak; Sadece canım istemiyor der! Faaliyetler denedim! Çocukları kırlara götürdüm, piknik yaptık. Hayvanat bahçesine götürdüm, Hüseyin’den hariç hepsi eğlendi!’’ Funda başını sallayarak, üzüntülü bir sesle; ‘’Ah Rıza baba, 1 hafta önce 9 yaşına girdi ve ben hala Hüseyin’in içten güldüğünü bile bir kez olsun göremedim!’’ Funda gözlerini kocaman açarak, hararetle konuşmasına devam eder; ‘’Hatta hediyeler aldım, yatağına koyarak sürpriz yapmak istedim. Bende onunla beraber odasına girerek, heyecan yaşayacak mı diye görmek istemiştim ama hediyeleri açmadan kenara itti, soğuk bir sesle ve yine boş bakan gözlerle! Teşekkür ederim Funda öğretmenim dedi! Ne bir heyecan, nede mutluluk gördüm kendisinde! İşte derdim bu Rıza baba, ne yapacağımı bilemiyorum artık!’’ Tam Rıza baba konuşmaya başlarken, Funda büyük bir heyecanla atılarak; ‘’Az daha unutuyordum Rıza baba, bir keresinde bana mırıldandı! Anlamıyorsunuz, İçim bom boş, çok boş, sanki duygularım yok, tat alamıyorum hiç bir şeyden!’’ Rıza baba hafiften gülümseyerek, Fundaya emin gözlerle bakar ve ‘’sen merak etme kızım’’ dediğinde, Funda’nın ruhu birden hafiflemişti.
Bütün çocuklar yemek hanede kahvaltıya oturduğunda, Rıza baba içeriye girerek yüksek bir sesle ‘’günaydın çocuklar’’ der ve konuşmasına devam eder; ‘’Biliyorsunuz güzel çocuklarım! En güzel mevsim olan, Uçurtma uçurma mevsimindeyiz! Kahvaltınızdan sonra Funda öğretmeniniz ve ben, sizlerle birlikte rengarenk uçurtmalar hazırlayacağız!’’ Hüseyin’den hariç tüm çocuklar büyük bir coşkuyla kahkahalar atarak; ‘’Ne güzel, ne güzel, savul Rıza babamız’’ diye bağırırlar, büyük bir iştahla karınlarını doyurarak, hiç zaman kaybetmeden sınıfta yerlerini alırlar.
Hüseyin’in acelesi her zamanki gibi yoktu! Yavaş adımlarla koridorda başı eğik, uçtan uca yürürken, Rıza baba birden karşısına dikilir. Ellerini Hüseyin’in iki omzuna bırakarak, tatlı ve ılımlı bir dille; ‘’Delikanlı bana destek olda, uçurtmanı yapalım!’’ Hüseyin’i tedirginlik sararak gözlerini kısar ve ağzının ucuyla ‘’tabi’’ der, isteksiz bir iradeyle!
Rıza babayla uçurtmayı yapmaya gider. Rıza baba tebessümünü yüzünden eksik etmeden, benliğine işlemiş büyük bir sabırla, Hüseyin’e dikkatli davranarak elinin ucuyla da olsa uçurtmada bir katkıda bulunmasını sağlar. Hatta renklerine varana kadar Hüseyin seçer ve kuyruğuna özen göstererek uzattıkça uzatır. Nihayet üç gün içinde uçurtmalar tamamıyla bitmişti! Çocuklar sabırsızlıkla! Ellerinde uçurtmaları yola çıkabilmek için bahçede beklemekteydiler!
Uçsuz bucaksız kırlara giderek, salıvermekti sonsuzluğun rüzgarına, bulutların kanatları altında beraberce uçabilmekti, dans edebilmekti uçurtmanın ipiyle. Akgül ablaları, çocuklara erzak hazırlayarak yanlarına gider, aradan beş dakika geçmez, bahçenin kapısına bir otobüs yanaşarak durur. Sürücü kapılarını açtığında! Rıza baba ve Funda öğretmen otobüste binerek çocukları yerlerine yöneltirler. Rıza baba harika bir alan seçmişti! Kırlar olduğu gibi tepeyi kaplamış ve şehir ayaklar altında duruyordu. Çocuklar büyük bir coşkuyla otobüsten inerek yan yana dikilirler. Çılgın rüzgar vurdukça tenlerine, içleri gıdıklanır hepsinin. Rıza baba’nın işaretini aldıklarında! Yavaşça iplerini ellerinden kaydırarak uçurtmanın gökyüzüne doğru çıkmasını sağlarlar. Hüseyin’in uçurtması en uzun kuyruklu olanıydı ve ateş renginde kırmızıydı, bulutların altında yanardöner bir kıvılcım topu gibi parlamaktaydı. Funda öğretmen ise gözlerini Hüseyin’den ayırmadan her hareketini takip etmekteydi ve ettikçe şaşkınlığında artmaktaydı!
Hüseyin çığlık çığlığa, sesli gülücükler atarak gözlerini de dikmiş gökyüzüne. Sıkıca ipini tutarak, havada yükselen uçurtmanın peşinden koşmaktaydı. Hiç durmadan koşmaktaydı! Uçurtmasıyla yarış edercesine! Uçurtması yükseklerde salınarak uçarken, o da bulutların gölgesinde koşarak, serçe yüreğinde biriken acılarını kusmaktaydı! İlk kez yaşamında, yaşamanın tadını almıştı bu küçük varlık!
Ertesi gün, yetim hanede Hüseyin’in içi içine sığmadığı görülür, sürekli bir şeylerle uğraşmakta ve ilk kez yemeğini iştahla yemişti. Masadan usulca kalkarak Rıza baba’nın ofisine gider ve kapısını tıklayarak içeriye girer. Rıza baba hiç şaşırmamıştı gelişine, soracağı soruları olduğunu biliyordu. Hüseyin’e ılımlı gülüşüyle yaklaşarak ‘’bir isteyin mi var oğlum’’ diye sorar? Hüseyin çekinerek susar ve başını yere indirir! Rıza baba; ‘’Gel bakalım delikanlı’’ derken elinden tutarak koltuğuna doğru götürür ve kucağına oturtturur. Ellerini başına götürerek sevgiyle saçlarını okşamaya başlar. Hüseyin aldığı sıcaklığın memnuniyetiyle; ‘’Ne zaman gene uçurtma uçuracağız’’ diye sorar? Rıza baba; ‘’Rüzgarlar dindi, bir dahaki mevsimde’’ diye yanıt verir. Hüseyin gözlerini büyüterek; ‘’Peki ben o anlatamadığım duyguları bir dahaki uçurtmada mı yaşayacağım’’ ve üzülerek ağlamaklı bir sesle, ‘’çok güzel bir histi’’ der! Rıza baba yanaklarından öperek, ‘’güzel yavrucuğum, Ben ona benzer bir hissi nerede bulacağını biliyorum!’’ Hüseyin coşkuyla atılarak; ‘’Nerede, nerede, Rıza baba’’ diye bağırır! Kitaplarda oğlum, kitap okuduğunda anlayacaksın!
Ve o günden sonra kitap düşmez olur Hüseyin’in elinden, belli ki ona benzer duyguları okuyarak hissetmekte idi. Derslerine büyük bir tutkuyla bağlanmasını sağlamıştı kitap okuması! Funda öğretmen, Hüseyin’in olağanüstü değişimine ve hırsına sadece şaşkınlıkla bakmakta idi. Sevinse de, bu duruma şaşkınlığında boğulmaktaydı! İçinden sürekli ne olduysa, uçurtma uçurulan günde oldu diye geçirirken, camdan dışarıya bakar. Rıza baba’yı bahçede gördüğünde, köşesine kurulmuş kahvesini yudumluyor, yavaşça yanına yaklaşır ve arkasında dikilerek kısık bir sesle; ‘’Rıza baba, bu uçurtmada ne hüner vardı da, Hüseyin böylesine değişti.’’ Rıza baba, başını Funda’ya yarım çevirerek ‘’özgürlük hüneri kızım’’ der! ‘’Uçurtma uçurtmak, özgürlüktür!’’ Funda afallayarak hızlı adımlarla Rıza babanın karşısına geçer ve gözlerinin içine bakarak şaşkınlıkla, ‘’yaaa’’ der! Rıza baba lafına devam ederek; ‘’Biliyor muydun kızım; Şeriat ülkelerinde uçurtma uçurmak yasaktır! Çünkü özgürlüğü simgeler! Onun için yasaklar koyarak, onların uçurtma uçurtarak, ÖZGÜRLÜK duygusunu tatmamaları için, uçurtma uçurtmak yasaktır!
ELLY/ İhsan ARI
Elly burada yok dedi, üstü-başı, eli-yüzü gibi içinin de darmadağınık olduğunu düşündüğüm adam. Ne sorarsam sorayım, başka cevabı olmadığı anlaşılıyordu, yüzündeki öfkenin gezinişinden. Öfkesi, Elly’i kıskandığından değil de o an yapmakta olduğu neyse ondan koparmış olmamdandı sanki. Danke deyip ayrıldım. İçimde Elly’i bulamamanın ve bu adama bir daha soramayacak olmanın öfkeye bulanmış burukluğunu taşıyordum. Adamın kocaman kafasını ve upuzun gövdesini saklayamayan avlu duvarının üzerinde, Elly’nin seramikten yaptığını söylediği melek heykelcikleri vardı. Ah! Elly, uzun uzun konuşabilirdik, heykellerin, resimlerim ve sanat üzerine.
Lehhauzen Tramvay Durağında, birkaç yeni yetme kız ve yaşlı bir Alman kadından başka kimsecikler yoktu. İsteksizce bindim tramvaya. Durakların merkezi olan Königsplatz’da(kral meydanı) inecektim, ya sonra?
Elly, içimin her yerini bir kaplıyor, bir yok oluveriyor ve yerinde kocaman bir boşluk bırakarak içimi eziyordu. Ah! Elly… Neden o abraş adamın yerine sen çıkmadın? Orada değildin biliyorum ama neredesin? Kartvizitine neden cep telefonunu da yazmadın? Tiyatro Durağındaydım, bir durak sonra inecektim. Ah Elly! Tramvaydan indiğimde seni görüversem… Mum ışığı titremesince, ince dudaklarından savrulan gülüşünle gülüversen… Ne yaparım ben şimdi?
Königsplatz’da gönülsüzce indim tramvaydan. Karşıda, yolun hemen kıyısında Haydar Baba Dönercisi. Haydar, iri yarı, kalın, gür bıyıklıydı. Sağlıklı görünmesine karşın, bir ay içinde, erimiş kurumuş, göçüp gitmişti yaşamdan. Kardeşi, hastalığını bilemediler dese de herkes AIDIS diyordu. İçim iyice karardı. Yürüdüm ayaklarımın beni çektiği yöne.
Belediye meydanında hafta sonu ve akşamüstü kalabalığı yoktu. Güneşin değdiği bir kafenin dışarıdaki masalarında, orta yaşın üzerinde birkaç Alman, gazete okuyor, kahve içiyor, süslü, bakımlı bir bayan da kahvaltı yapıyordu. İçimden bir kapuçino içsem mi diye geçirsem de yanımdaki tatlı inişten yürümeye devam ettim.
Üzeri brandalı, içinde ne olduğu belli olmayan bir kamyon kasası gibiydi kafam. Ayaklarıma bakarak yürüyor, aşınmış Arnavut taşlarını, aralarındaki boşluklara gömülmüş bira kapaklarını, yağmur sularını kolayca toplayan özenli eğimleri görüyordum.
Augsburg Kültür Evi’nin önüne geldim. Yerli, yabancı birkaç insan, masalara birer kişi olarak oturmuşlardı. Yalnız insanlardı da kendilerinin dışında her şeye kapatmışlardı kendilerini, kendimden biliyorum. Öylesine birkaç el ilanına baktım. Adını duymadığım grup konserleri, yazar söyleşileri, o haftanın filmleri vb… Birkaç tanesini aldım ve geri bıraktım.
Yolun ikiye bölündüğü yerde duraladım. Altstadt dedikleri, şehrin ilk yerleşim yerine mi, evime mi gitsem? Aynıydı… Nereye gitsem, ne yapsam aynı…
Sekshop’un oradaydım. Jakober caddesindeki caminin önündeydim desem de olur aslında. Giriş kapıları yan yana, yarım metre kadar. Komik bulurdum bu durumu. Buradan geçerken, bir kaç kez, namaz takkesiyle bizimkilerin, yanlış kapıdan, telaşla ve utançla çıktıklarını görmüş, hadi, hadi demiştim içimden. Yürüdüm. Şamata Kafe’nin önündeydim. Tilkinin ya da katilin dönüp, dolaşıp geldiğince…
Murat yalnızdı. Belindeydi siyah önlüğü. Daracık, siyah bir tişört giymişti yine. Yirmili yaşlarında geliştirdiği kaslarını göstermeyi seviyordu. Kaçmaz hocam benden, yeter ki kafaya koymayayım diye başlar mıydı? Başlayacak olursa çıkarım diye düşünürken gördü beni.
Ooo, hocaların hocası, neymişsin de bilmiyormuşuz diye girdi söze selamdan önce. Merhaba Murat dedim ve dikildim öylece. Buğday birası mı, şarap mı diye sordu. Çay dedim. Olur mu hocam dercesine baktı. Çayı da yeni demledim dedi ve tezgâhın arkasına geçti.
Yüzünün yılışık gevşemesinden, dudaklarının alıştırma yaparcasına hareketlenmesinden belliydi bir şeyler diyeceği de yüz vermez görüntüm engelliyordu onu. Çayı Türkiye’den getirdiği cam bardakta verdi. Bir yudum aldım. Tazeydi. İyi geldi. Sigara uzattı. Yak hocam, malın gibi davitof dedi. Çakmağın da burada… Yaktım.
Ortamı oluşturmuştu, içindekini suratıma kusmak ve bunun tadını çıkarmak için. Her zaman, belden aşağı üslupla başlattığı konuşma, benim katılımsızlığımla kapanır ve kadınlar konusundaki başarı
öyküleri başlamadan biterdi Murat’ın. Yiğit tarafları da vardı.
Birinde, Almanya’daki Türk Gençleri ve Almanlarla ilişkileri konusu açılmıştı. Bu konudaki gözlemlerlimi ve düşüncelerimi anlatırken, epeyce içtiğini sonradan öğrendiğim, biracı Almanlardan biri, problemlerin mi var demişti. Ben, olmadığını söyleyip, Alman’a teşekkür ederken Murat, defol diyerek, Alman’ı yaka paça dışarı atmıştı. Problemlerin mi var sorusunun, kapa çeneni, rahatsız ediyorsun anlamı içerdiğini bilmiyordum o zamana kadar.
Hocam, ne yaptın akşam yav diye sorarak girdi çok istediği muhabbete(!) Karıyı ayakta si derken, yapacaktın şeklinde değiştirdi bakışlarımdaki hoşnutsuzluğu görerek. Sustu. Harika. Ama Allah için söyle, hatun ilahtı değil mi sayın hocam diye tekrar başladı söze.
Dinlesem mi, hatta arada katılarak şu can sıkıntısını öldürsem mi diye geçirdim. İçimden gelmiyordu. Zerrece isteğim yoktu konuşmaya. Kızgınlığımı açıkça belirtecek şekilde, sertçe yerimden kalktım ve lavaboya gittim. Elimi, yüzümü yıkadım. Aynaya sıçramış suları, bir bayram temizliğine
girişmişçesine, bolca aldığım kâğıt havluyla uzunca sildim.
Sildikçe, akşamki gencin, Hüseyin’di adı, kanunla çaldığı, Sezen’in “Keskin Bıçak” şarkısı, kimin olduğunu bilmediğim “Güz Gülleri”, Nilüfer’in söylediği müziği Lorena Mc Kennit’a ait olan “Caddelerde Rüzgâr” şarkıları, oyun havaları, halay havaları doldurmaya başladı, aynanın içindeki ve dışındaki boşlukları.
Tam şuraya yaslamıştım Elly’i. Şu kondom otomatının oraya. Bir elimle başını tutmuştum otomata çarpmaması için. Bunu fark etmişti Elly. Bir kavgada, kendisini arkalayan babasına, sevgiyle, minnetle, hayranlıkla bakan, üzerine gri noktalar serpilmiş çini taşı gözleri, altı-yedi yaşlarındaki bir kız çocuğunun gözlerine dönüşüvermişti. İçime bakarmışçasına seğriyen gözleri, benden kopmuş, kendi dibine, uçsuz kuyulara doğru inip gitmişti. Hafifçe titreyen göz kapakları, bir dip sarsıntının, bir derin depremin habercisiydi. İnce, uzun, hafifçe kıvrık, büyülü bir masal tarağına benzeyen kirpikleri, epeyce eski, trajik ve karışık bir anıyı tararcasına yarım hareketler yapıyordu. Tam kapanırsa, bana açılan kapı da bir daha hiç açılmamacasına kapanacaktı. Bunun korkusunu, uzun parmaklı, bembeyaz, seramik toprağının kendisine benzetmeye çalıştığı, pürüzlü sanatçı ellerinin, omuzlarıma yakın, pazılarımı tutmakla dokunmak arası, sevimli bir köpeğin sahibine dokunurcasına temasından seziyordum. Buğulanan, ıslanmaya da başlamış bu çocuk gözleri, iyice katılaşmış dünlerini daha kolay eşelenebilmesi için yumuşatıyordu. Hâkim görevindeki iki tanrının karşısındaydık ikimizde. Kendi dünlerimize, hilesiz tanıklık etmeye hazırdık. Elleri, üzerimden doruk kürtününce koptu kopmak arasıydı. Acının, an’la ve anıyla çırpılıp eritildiği, bu ince hüzün, öyle güzeldi ki… Uzamamalıydı. Kopup da gitmemeliydik birbirimizden. Bağrıma bastım onu.
Kim çözebilirdi ki bunu hangi duyguyla yaptığımı? Babaydım, kocaydım, oğuldum. Sevgiliydim. Hepsi miydim bunların? Ama o, ne kızımdı, ne anamdı, ne karımdı, ne de aşığımdı. Şefkattim de ben, onu acı yaylımından koruyordum yalnızca. Nefessiz kalmış bir kuş gibi çırpındı. Lass, dedi, bırak… Ağlamaya başlarsam susturamazsın. Fick mich! (…ik beni!)
Sessizliğin ortasında bir ses patlamış, denizde bir dip depremi olmuş, sular göğe yükselmişti de biz o su dağının altında kalmıştık. Bozuk bir vcd filmince, bir yığın görüntü, hem donuyor, hem deviniyor, hem karecikler halinde anlamsız yığınlar oluşturuyordu.
Düğmemi açıp fermuarımı indirdi ve külotuma sokuverdi elini. Değişen nefesi, yaralı ve öfkeli, bilinmedik bir deniz canlısının denize karışan sesine benziyordu. Belime doğru eğiliyordu ki yavaşça açılan lavabo kapısı sırtıma değdi ve beni itti. Elly, bir kedi kadar pratik, beni kendine kilitledi. Bir Türk gibi öpüşüyordu. Bütün emme gücüyle yutmaya çalışıyordu alt dudağımı.
Murat’ın hanımıydı gelen. Esmerden daha esmer, bizim oralarda kara kuru dedikleri tiplerden. İkinci hanım olmanın ezikliğini atamamış, portresini yaptım diye bana özel sevgisi ve ilgisi olduğunu, Murat’sız zamanlarda söyleyen, illa onu anlatan bir şiir yazmamı isteyen Nurcan’dı. Özür dilerim deyişinden ve biraz da öfke kokan sesinden anladım O olduğunu.
Elly, hiç takmadı. Dönmemem için kafamı sağ eliyle ensemden bastırırken, sol elinin beş parmağını da açarak, önemli değil ya da beş dakika anlamına gelebilecek bir işaret yaptı. Ne yapıyorum ben diye soramadım bile kendime.
Elly’nin ıslak dudakları, dudaklarını ıslatan sıvı, ağzımın içinden başlayıp, bütün damarlarımı dolduruyor, beni sıvılaştırıyor, her duyguya, Elly’nin bütün hücrelerine, sızabilecek kadar ve birbirimize karışabilecek kadar eritiyordu. Lavabo kapısı yeniden açıldı ve Nurcan’ın bana attığı omuz darbesiyle sendeledik ikimiz de.
Nurcan hiçbir şey söylemeden ve bakmadan tuvalete girdi. Kapıyı açacak ya da kapıya vuracak sandığım elini tutmaya çalışırken Elly, orta parmak işareti yaparak ve sesini hiç alçaltmadan, yeni yetme bir kızın şen şakrak sevinci içinde, aptal inek diyerek, dışarı, salona çekti beni. Nurcan’ın duymaması olanaksızdı.
Murat’la sıkça tanık olduğum ve ortalığı yatıştırmaya çalıştığım kavgalarından biliyordum çirkefliğini Nurcan’ın. Ağza alınmayacak onca laf için özel bir dağarcığa mı sahipti, o an doğaçlama mı üretiyordu bir türlü anlayamazdım.
Masamıza oturduk yeniden. Sütunun karaltıladığı köşedeydik. Bizim bardaklar toplanmıştı. Yarısı içilmiş bir kırmızı şarap bardağı ve siyaha yakın kahverengi paketli davitof sigarası, küçük bir nazarlık yapıştırılışmış çakmak vardı ki tanıdım. Nurcan’ındı. Murat, gözlerinden sinsi sevinçler fırlatarak, masanız temizleniyor Hocam, emrinizi söyleyin derken, Nurcan uzanıp aldı bardağını, sigarasını ve çakmağını. Göz göze geldik. Sanki ona binlerce hakaret etmişim de o bu yenilgiyi kabul etmiş, tamam teslimim işte dercesine öfkesiz ama çaresiz, kırgın bakışlar doldurmuştu gözlerine. İçimde adressiz bir yer, jilet kesiğince acımıştı.
Elly’ye baktım. O da fark etmişti Nurcan’ın bakışlarını. Yüzünde, kendinin ve Nurcan’ın kadınca karışımından oluşan bir gölge vardı. Yaşanmışlıkları konturlayarak belirginleştiriyordu. Elly, elini yüzüme uzatıp, üç parmağını çenemin altına dokundurarak, haydi, şimdi Türk olalım dedi. Kısa şaşkınlığımın arasında, moment diyerek öbür eliyle Nurcan’ın kolunu tuttu. Oldukça sevecen bakışlarla ve zarafetle, Türkiş raki verir misin dedi Nurcan’a ve kalktı. Kanuncu Hüseyin’e doğru bir iki adım attı. Siyah ve uzun bluzunu hafif hafif sıyırarak, göbeğinin biraz üzerine, göbeğini açıkta bırakacak şekilde, yan tarafına beceriklice düğümledi.
Hüseyin bu nedir diye göbeğine dokunarak sordu. Hüseyin, şaşkınlığını yılışık gülüşüyle bezeyerek, göbek derken, göz ucuyla da bana baktı. Hüseyin, onca soruya ve gösteriye rağmen anlamamıştı Elly’nin isteğini. Murat, hemen araya girip, oyun havası çalar mısın Hüseyin kardeş diyerek korudu onu. Hüseyin önce ta… Deyip, ucuna okeyi ulayarak Didayda çalmaya başladı.
Elly, masaların arasında oynamaya başlamıştı ki Murat inanılmaz bir ustalıkla, hiç gürültü çıkarmadan, masaları ve sandalyeleri kenarlara bir dakika içinde taşıyarak, ortada uygun bir alan oluşturdu.
Hem dağıtıyor, hem topluyordu Elly kendini. Bir balerin gibi parmaklarının üzerinde yürüyebiliyor, müziğin ritmini ezbere biliyor ya da hangi notanın geleceğini önceden hatasız kestirebiliyordu. Kalçalarını sağa sola atıyor, öne ve arkaya esnerken düzgün yuvarlaklar oluşturuyordu. Göğüslerini titretiyor, bluzunun içindeki sutyensizliği, kadın çıplaklığının ötesine, gizine, özüne götürüyor, büyülüyordu. Bu olağandışı dansı, gözlerini benden hiç ayırmadan yapıyordu. Kanunun ve dansın dışında, herkes, her şey donmuştu. Nurcan, elinde iki rakı bardağıyla donakalmış, ince, esmer bir Meryem heykelini andırıyordu. Elly, Hüseyin’e, müzisyenlerin anladığı işret diliyle söylemiş olmalı ki aynı anda şak diye bitirdiler. Neden sonra, çılgınca alkışladık.
Kalktım, sarıldık. Öyle sıktık ki birbirimizi, nefesinin ritmiyle deviniyor, titreyen, seğriyen göğüslerini, ikimiz de çıplakmışçasına, içimde iki canlı kıpırdıyormuşçasına hissediyordum. Soluğu yatışana kadar, öylece, tek bir bedenmişçesine kaldık, boşluğun ortasında. Elleri yavaşça indi. Ellerimi tuttu. Gözlerimi, gözleriyle büyünün içinden sıyırarak topladı. Sol kolunu belime doladı. Diğer eli ve gövdesiyle, yere bakarak, zarif bir şekilde selamladı herkesi.
Nurcan’a baktı. Rakı bardaklarını elinden alıp masamıza koydu. Kolunu kucaklarmış gibi omzuna atarak teşekkür etti. Nurcan, öyle safça ve çocukça sarıldı ki Elly’e… Ona Türkçe olarak söylediği, birtanem, canım, aşkım gibi sevgi sözcüklerinden daha anlamlıydı.
Rakılarımızı koydu. Buz getirdi. Kendine de bir rakı bardağı alırken Murat’la bir şeyler konuştu. Sek denebilecek kadar koyu doldurduğu bardağıyla masamıza, Elly’den izin isteyerek, yanıma oturdu.
Anadilinden daha iyi konuştuğu, -Almanya’da doğup, büyümüştü Nurcan- Almancasıyla, beni anlatmaya başladı Elly’e. Sık sık çok sevdiğini söylüyordu. Sessizliğimi, aslında kadınlara pek bakmadığımı anlatıyordu. Bir Yugoslav kadının sarhoş olup, Türk şeyi nasıl olur öğrenmek istiyorum deyip, benimle yatma isteğini, nazikçe nasıl geri çevirdiğimi, çok güzel resim yaptığımı, şiirlerimin resimlerimden de güzel olduğunu ama Almancaya çeviremeyeceği kadar derin olduğunu, hiç ara vermeden anlatıyordu. Ben, elimde bardağım, küçücük bir ara vermesini beklerken, güldü. Tamam, abi ya, düştü işte çenem, hoşgörsene biraz diyerek bardağını aldı ve elinin dışını elimin dışına sürdü. Elly’e de yaptı. Derin bir yudum aldıktan sonra açıkladı ona, cam cama değil can cananın iç anlamını. Murat’a baktı. Zaten, bakışları sık sık üzerimizdeydi Murat’ın.
Kolunu yarı boyunlu attı omzuma Nurcan. Boştaki sağ eliyle avuçladı Elly’nin elini. Abi ya, siz evlenin dedi damdan düşercesine… Elly’i sevdim ben, seni de zaten seviyorum. Evlenin ve hemen bir çocuk yapın. Sonra, aniden kesilen rüzgâr gibi duruldu. Yavaşça omzuma yaslanıp, yanağımdan öptü. Bizim de olur çocuğumuz değil mi abi derken, gözleri içinden dışına doğru ıslanıyordu. Yavaşça kıpırdadı. Yavaşça doğruldu. Ayaklarına bakarak, lavaboya yürüdü. Ona doğru uzanan kocasının, omzuna dokunuşu tam da dokunmanın diliydi ama anlamları henüz oturmamış sözcüklerden oluşuyordu. Lavabonun kapısından süzülürken, omuzlarının tıkanmış boğuk titremelerini görmeseydim keşke…
İyi insan dedi Elly. Ama… Dedi ve sustu. Kaç insanın romanı sığardı ki bu amanın içine?
Elly, bardağını aldı. Elinin tersiyle okşadı elimin tersini. Kolumun içinden kolunu geçirerek, o bildik, bana komik gelen hareketi yaptı. Kaşla göz arasında öğretmişti Nurcan.
Bir dikişte boşalttı bardağını Nurcan. Az önceki kız değildi sanki. Kadın denemeyecek kadar çocuktu daha. Murat’ın yanına, henüz nikâhsız, kocasına ve hayata emanet bir çocuk… Bir çocuğu olacak ve onu hayata ve Murat’a teslim edecek, böylece emanet yerini bulacaktı.
Deli dolu, şımarık ve çılgın bir genç kız oluvermişti birden. Yarı haykırır bir sesle, çalsana lan, pezevengin damadı diyerek, şuh, tuhaf, ağlamaklı bir kahkaha savurdu. Oyun havası çal Hüseyin Abi. Oynayacağım ben. Murat yönelecek oldu Nurcan diyerek. Sarhoşça bir dur işareti yaptı. Gözlerini Hüseyin’e dikerek, avucunu, hani, nerde der gibi uzattı, gülümsedi. Biraz bozulan Hüseyin, bu gülümsemeyle gevşedi. Yanına koyduğu rakısından bir yudum aldı. Parmakları gözle izlenemeyecek kadar hareketlenerek, çalmaya başladı.
Ortada dikilip duran Nurcan, Elly’ye gülümsedi. Başını, ellerinin arasından düşürerek, önüne eğdi. Elleri, şalvara benzer kemeriyle, pembe tişörtünün eteği arasında gezindi. Vücuduna sımsıkı oturmuş tişörtünün ucundan başlayarak, sigara ya da yaprak sararcasına kıvırmaya başladı. Göğsüne kadar kıvrılan tişört, çocuk bileği kalınlığına ulaştı. Tekrar, Elly’ye döndü Nurcan. Kıvrığı boğazına kadar çekince, siyah sutyeni ve sutyeninden taşan buğday rengi, vücuduna göre iri ve dipdiri göğüsleri fışkırdı.
Ağır ve ritmik hareketlerle, bir semazen gibi başladı oynamaya. Gözleri kapandı Nurcan’ın ve bir striptizcinin ellerine dönüştü elleri. Yuvarlak ve bir Afrikalı poposunu andıran kalçalarını okşuyor, belini sıvazlıyor, memelerini olanca gücüyle sıkıyordu da bütün bunları sanki uykusunda yapıyordu.
Murat’ın yüzündeki kızarıklık yerini neredeyse çürük bir siyaha bırakıyordu. Aniden atmaca gibi sündü ve kolundan yakaladığı Nurcan’ı, sürüklercesine lavaboya çekti. Elly’de kalktı arkasından. O da girdi lavaboya. Ben de gittim kapıya kadar. Elly’nin, dışarıdakilerin duymaması için bastırmaya çalıştığı haykırışı, boğuk ve yırtıcıydı. Bırak! Domuz! Diyordu.
Koluna girdiği Nurcan’la çıktılar. Nurcan’ı yanıma oturtan Elly, yeniden girdi lavaboya. Nurcan, tam açamadığı gözleriyle, hiçbir şeyin farkında değilmiş gibiydi. Bitik bir gülümseme vardı yüzünde. Eliyle boynunu yokladı. Boynu, kızarmıştı hafifçe.
Kolundan tuttuğu Murat’la birlikte geri geldi Elly. Elini ıslattığı buzlu suyla Nurcan’ın yüzünü okşarken, küçük kızının gönlünü almaya çalışan bir anne gibiydi. Tamam, her şey tamam diyordu şefkatle. Bir parça buz alıp boynundaki kızarıklıkların üzerinde gezdirdi sonra.
Yüzü ve nefesi normalleşen Murat’a, başımla Nurcan’ı göstererek, bir sade kahve yap istersen dedim, aksilik çıkarmadı. Hemen geçti tezgâhın arkasındaki ocağın başına.
Kahvesini içen Nurcan’ın, saçlarını okşayan Elly’nin parmakları, seramik meleklere son şeklini verir gibiydi.
Üst üste sıralanmış, hüzün çizgileriydi kanunun telleri. Mırıldanarak da olsa eşlik etme isteği duyan yoktu. Herkes andan kopup anılara, anıların özü olan acılara dönmüştü. Nurcan, herkesin içindeki kırık parçaları yerinden oynatmıştı. Bu acıtan kırıkları, sessizce, belli etmeden yerlerine yerleştirmeye çalışıyordu herkes.
Kendine gelen Nurcan, boşluğa boş boş bakarak, haydi oynayalım kız Elly Abla deyivermişti Türkçe olarak. Elly, bakışlarıyla, ne istiyor diye sordu. Seninle birlikte oynamak itiyor dedim. El ele çıktılar ortaya. Hüseyin’in yavaştan başlayıp, gittikçe hızlanan müziğiyle oynamaya başladılar. Arada bir sarılıyorlar, sonra yeniden hızlanıyorlardı. El çırpıyorduk hepimiz.
Kâffenin ana kapısının çıngırağı duyuldu, onca sesin arasından. İki polisti giren. Selamladılar. Öndeki polis, göz göze geldiklerinde, saygılı bir şekilde ayrıca selamladı Elly’yi. İyi eğlenceler dileyip çıktılar. Bu ziyaret, saat yirmi dört, müziğiniz ve sesleriniz çevreyi rahatsız etmemeli anlamına geliyordu. Herkes, birbirleriyle kısık sesle sohbete dalmıştı ki Murat, tepsi dolusu Türk kahvesiyle ortaya geldi ve kahveler benden diyerek dağıtmaya başladı. Kahvelerimizi içtik. Kalkma, dağılma zamanıydı. Ayrı ayrı gidecek olanlar, birbirlerine uzunca sarılarak, güzellikler ve tekrar görüşmek dileğinde bulundular. Vedalaştık. Murat, hesabı her zaman bir dahaki gelişimde alırdı benden. Çıktık.
Birkaç adım attıktan sonra durduk ikimiz de. Tuttum elini Elly’nin. Gecenin serinliği, açılmış duygularımızın, duygusallıklarımızın üzerini, bir yorgan gibi örtmüştü. Gökyüzünden kocaman bir sus inmişti. Bu susun içinde kalmıştık. Konuşmanın ve ne yapmamız gerektiğinin yollarını kaybetmiştik.
Elimi bırakarak, belime sarıldı Elly. Ben de omzuna attım kolumu. Yönsüz, amaçsız ya da
bilmediğimiz bir amaçla yürüyorduk.
Sevişmek istiyordum Elly’le. Sevişmek ki terlemek… Terleyerek, bedenimdeki bütün kadın izlerini, kalıntılarını, yaralarını, yaraların içindeki yara besleyen acılarını döküp, temizlenmek ve al işte bu çırılçıplak benim diyebilmek istiyordum.
Öyle inceydi ki çevremizi sırlayan bu susun kabuğu… Minicik bir temasla delinecek ve içinde iki boşluk olan biz, akıp gidecektik bu sonsuzluk boşluğuna… Ve elini bir kaçırırsam tutamayacaktım bir daha. Derin bir nefesle, derince bastırdım onu kendime. Başını iyice düşürdü omzuma, ben de onun başına yasladım başımı. İki kişiden oluşmuş, tek insan görüntüsü verdiğimizi düşündüm. Öylece yürüyorduk. İkimiz de kendi içimizle konuşuyorduk. Bunu sezebiliyor insan.
Jakobetor’dan girmiş, Leh Nehri’nin kolu olan, akmıyormuş gibi görünse de dipten hızla akan, evimin önündeki, balıklarımın ve ördeklerimin mekânı, derenin üzerindeki şık köprüden geçmiş, Mozart Evi’nin önüne gelmiştik. Eve, öylesine baktık ikimizde. Mozart’la ilgili bir konuşmayı başlatmama dileğiyle yürüdük. Önümüzdeydi Kahnfart Gölü. Kayıkları, nilüferleri ve olanca görkemiyle, kimseciklerin kalmadığı sessiz, gece güzelliği önümüzdeydi.
Elly, devinimiyle beni, birkaç metre önümüzde bulunan, hilal biçiminde budanmış çit bitkilerine doğru yöneltti. Yan yan geçtik giriş için yapılmış aralıktan. Tam ortaya gizlenmiş bankı gördük. Sadece gölün göründüğü kuytu bir yerdi. Oturduk… Gölün kokusunu ve havanın serinliğini soluduk. Kâfeden çıktığımızdan beri susuyorduk. Boşta olan elimle gömleğimin cebini yokladım. Sigaram da çakmağım da yoktu.
Çantasından gözlük kabını çıkarıp uzattı bana. Biraz aramadan sonra bir çakmak çıkardı çantasından. Uzattı. Gözlük kabını aldı benden. Gözlüklerini temizlediği rulo halindeki bezi özenle açtı. Kalınca sarılmış sigarayı incecik dudaklarının arasına aldı. Parmağıyla göstererek yakmamı istedi. İç çekercesine derin bir nefes çekti. Yoğun bir duman yayıldı nefesini bana doğru verirken. Derince bir nefes daha çekip, içinde tutarken bana uzattı sigarayı. Arzuyla çektim içime. Sigara dumanına benzemiyordu. Değdiği yeri yalayarak serinlikler bırakan, önüne çıkanı süpürüp götüren yağımsı bir şeydi. İnanılmaz bir ferahlık dolmuştu içime. Arka arkaya çektim. Ona uzatırken deprem oluyormuş gibi devindi sanki bank, göl, hatta ağaçlar. Değişerek soluyorduk bu tuhaf sigarayı.
Altımızdaki her şey uçuyor, biz de bu uçuşa teslim olmuş uçuyorduk. Derin bir nefes daha çekti Elly. Özenle, basıp söndürdü.Nerdeyse dudaklarımızı yakacak kadar azalmış izmariti gözlük kabına koydu,
Boynumdan asılarak, kendine çektiğinde gözleri kapalıydı. Kapalı dudaklarıyla araladı dudaklarımı ve ağız dolusu duman bıraktı ağzıma. Öylece tuttum içimde, dudaklarının dokunuşunu ve dumanı.
Otel, Guy De Maupassant
Yukarı Alpler’de buzulların eteğinde, dağların beyaz tepelerini kesen o çıplak ve kayalık boğazlarda yapılmış bütün ahşap oteller gibi Schwarenbach Oteli de, Gemmi Geçidi’ni boylayan yolculara barınaklık eder.
Oscar WİLDE / Mutlu Prens
Şubat 6, 2010 by Genelce/
Filed under Edebiyat, Kitap, Oscar WİLDE, Öykü
[/caption]
Kentin yukarısında, yüksek bir sütun üstünde Mutlu Prens’in yontusu duruyordu. Baştan başa ince, saf bir altın tabakasıyla kaplıydı; gözleri iki parlak gök yakuttu, kılıcının kabzasında da kocaman bir al yakut parlıyordu.
Yontuyu pek beğeniyorlardı. Sanatçı zevkleri olduğu ününü kazanmak isteyen bir belediye meclisi üyesi, “Sanki hava fırıldağı… öylesine güzel,” diye düşüncesini belirtti; ama kendisinin pek pratik olmadığını sanırlar korkusuyla hemen ekledi: “Ancak, o kadar da yararlı değil.”
Dikkatli bir anne, ay için tutturup ağlayan oğluna, “Mutlu Prens kadar olamıyor musun? O hiçbir şey için ağlamayı aklına bile getirmez” dedi.
Umutsuz bir adam, bu çok güzel yontuya bakarak, “Hele, dünyada tümüyle mutlu biri varmış” diye söylendi.
Hayır kurumunun çocukları parlak kırmızı pelerinleri, tertemiz beyaz önlükleriyle kiliseden çıkarlarken “Tıpkı melek gibi,” dediler.
Matematik öğretmeni, “Nereden biliyorsunuz?” diye sordu, “Hiç melek görmediniz ki.”
Çocuklar, “A, düşlerimizde var ama…” dediler. Matematik öğretmeni de kaşlarını çatıp pek ciddi tavır takındı, çünkü çocukların düşlemlerle uğraşmasını doğru bulmazdı.
Bir gece küçük bir kırlangıç kente doğru çıkageldi. Arkadaşları bir buçuk ay önce Mısır’a gitmişler, ama bu geri kalmıştı. Çünkü en güzel saza gönül vermişti.
Ona ta İlkyaz’ın başında, iri sarı bir kelebeğin peşi sıra ırmaktan aşağı doğru uçarken raslamış, sazın ince ve kırılgan beline öyle vurulmuştu ki konuşmak için önünde durmuştu.
Sözü döndürüp dolaştırmaktan hoşlanmayan Kırlangıç, “Sizi seveyim mi?” dedi. Saz da yerlere dek eğildi. Bunun üzerine kırlangıç kanatlarını suya değdire değdire gümüş halkalar çizerek onun çevresinde döndü, döndü. Bu onun yanıp yakılmasıydı ve bütün yaz sürdü.
Öteki kırlangıçlar, “Gülünç bir ilgi; parası yok, sonra soyu sopu da kum gibi,” diye cıvıldadılar. Doğrusu ırmak da sazlarla dopdoluydu. Sonra güz gelince hepsi uçup gitti.
Onlar gittikten sonra Kırlangıç pek yalnız kaldı ve sevgilisinden bıkmaya başladı, “Hiç konuşmuyor,” dedi, “Sanırım hoppalığı da var, çünkü hep rüzgârla cilveleşiyor.” Rüzgârın her esişinde saz kesin en zarif iltifatlarını yağdırırdı. “Evine böyle bağlı olmasını kabul ederim…” diye sürdürdü konuşmasını, “… ama ben gezmeye bayılırım, dolayısıyla karım da gezmeden hoşlanmalı.”
Sonunda ona, “Benimle geliyor musun?” diye sordu; saz başını yukarı kaldırdı. Evine pek bağlıydı.
Kırlangıç, “Sen beni oyaladın. Ben piramitlere gidiyorum, hoşçakal!” diye haykırıp uçtu.
Bütün gün uçtu, geceleyin kente vardı; “Acaba nereye insem? Umarım kent benim için hazırlıkta bulunmuştur,” dedi.
Sonra yüksek sütunun üstündeki yontuyu gördü.
“Burada kalırım. Bol havalı, çok güzel bir yer” diye Mutlu Prens’in tam ayaklarının arasına kondu.
Çevresine bakınıp uyumaya hazırlanırken, kendi kendisine yavaşça, “Yatak odam altından,” dedi; ama, tam başını kanadının altına koyarken, üstüne iri bir su damlası düştü. “Ne tuhaf şey, gökte bir tek bulut yok, yıldızlar parıl parıl parlıyor da gene yağmur yağıyor. Avrupa’nın kuzeyinde iklim doğrusu pek kötüymüş,” diye haykırdı; “Saz yağmurdan hoşlanırdı, ama bu onun bencilliğinden başka bir şey değildi.”
Derken bir damla daha düştü.
“Yağmurdan koruyamayacak olduktan sonra yontunun ne gereği var? İyi bir baca külâhı bulmalı” diye uçmaya davrandı.
Ama daha kanatlarını açmadan üçüncü bir damla düştü. Başını kaldırıp bakınca ne görsün?
Mutlu Prens’in gözleri yaş içindeydi, altın yanaklarından da gözyaşları akıp duruyordu. Yüzü ay ışığında o kadar güzeldi ki küçük Kırlangıç’ın yüreği sızladı:
“Kimsiniz?” dedi.
“Ben Mutlu Prensim.”
Kırlangıç, “Öyleyse niye ağlıyorsunuz?” diye sordu, “Beni sırılsıklam ettiniz.”
Yontu, “Ben sağken, daha yüreğim insan yüreğiyken gözyaşı nedir bilmezdim, çünkü kapısından üzüntünün giremediği Sans Souci sarayında otururdum. Gündüzün bahçede arkadaşlarımla oynar, akşamları da büyük salonda dansın başına geçerdim. Bahçenin çevresini saran pek yüksek bir duvar vardı. Ama, onun gerisinde ne olduğunu sormayı aklıma bile getirmezdim. Çevremde her şey o kadar güzeldi ki… Buyruğumdakiler bana Mutlu Prens derlerdi; doğrusu mutluydum da; eğlence mutluluksa… İşte böyle yaşadım, böyle öldüm. Artık ölüyüm diye beni buraya, böyle yükseğe diktiler. Şimdi beldemin bütün çirkinliğini, olanca düşkünlüğünü görüyorum. Yüreğim kurşun olduğu halde elimden ağlamaktan başka bir şey gelmiyor.”
Kırlangıç kendi kendine, “Ne, som altından değil mi?” dedi. Kişisel düşüncelerini açıkça söylemeyecek kadar nazikti.
Yontu alçak, uyumlu bir sesle: “Uzakta”, dedi, “küçük bir sokakta yıkık dökük bir ev var. Pencerelerinden biri açık, içinde de masa başında oturmuş bir kadın görüyorum. Yüzü zayıf ve yıpranmış. Dikiş iğnesini dürtüklemekten delik deşik, kızarmış, sert elleri var, çünkü bu kadın terzi. Kraliçenin saraydaki söyleşi arkadaşlarından en güzeli için saray balosunda giyilmek üzere canfes bir giysi üstüne çarkıfelek çiçekleri işliyor. Odanın köşesinde, bir yatakta küçük oğlu hasta yatıyor. Ateşi var. Portakal istiyor. Annesindeyse ırmak suyundan başka verecek bir şey yok; çocuk da ağlıyor. Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç, kılıcımın kabzasındaki yakutu çıkarıp ona götürmez misin? Ayaklarım bu altlığa perçinli de kıpırdayamıyorum.”
Kırlangıç, “Beni Mısır’da bekliyorlar,” dedi. “Arkadaşlarım Nil’de aşağı yukarı uçuşup iri nilüferlerle konuşuyor. Yüce Firavun’un türbesinde neredeyse uykuya dalarlar. Boyalı tabutu içinde kendi de oradadır. Baharatla bezenmiş, sapsarı kefenle sarılmıştır. Boynunda uçuk yeşil yeşimden bir zincir vardır. Elleri de solgun yapraklara benzer.”
Prens, “Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç” dedi. “Bir gecelik yanımda kalıp yardımcım olmaz mısın? Çocuk öylesine susamış, annesi de öyle bitkin ki.”
Kırlangıç yanıtladı: “Oğlan çocuklarını da hiç sevmem. Geçen yaz ırmakta kaldığım sıralarda bana hep taş atan iki terbiyesiz çocuk vardı, Değirmenci’ nin çocukları. Doğallıkla taşları bana hiç değdiremezlerdi; biz kırlangıçlar hızlı uçtuğumuzdan, bizi taşla vurmak kolay değildir. Sonra ben çevikliğiyle ünlü bir ailenin çocuğuyum. Ama, ne de olsa bu saygısızlık belirtisidir.”
Ama Mutlu Prens’in öyle üzgün bir görünüşü vardı ki Kırlangıç ona acıdı: “Burası çok soğuk,” dedi, “Ancak gene yanınızda bir gece kalır, işinizi görürüm.”
Prens, “Sağol, küçük Kırlangıç.” dedi. Kırlangıç da Prens’in kılıcındaki kocaman yakutu gagasıyla aldı ve kentin çatıları üzerinden karanlığa daldı.
Beyaz mermer meleklerin oyulu olduğu kilise kulesinin yanından geçti. Sarayın önünden süzülürken dans sesleri duydu. Güzel bir kız sevgilisiyle balkona çıktı; erkek kıza: “Şu yıldızlara şaşıyorum, şu aşkın gücüne şaşıyorum,” dedi.
Kız, “Kraliçenin balosuna dek bari giysim yetişseydi,” diye yanıt verdi, “Üstüne çarkıfelek çiçekleri işletiyorum; ama terziler öyle tembel ki.”
Irmağın üzerinden geçip gemilerin serenlerine asılı fenerleri gördü. Yahudi mahallesinin üzerinden aşarken Yahudilerin pazarlık ede ede bakır terazilerle altın tarttıklarını gördü. Sonunda yıkık dökük eve varıp içeri baktı. Çocuk yatağında ateş içinde çırpınıyor, annesi de uyukluyordu; kadıncağız pek yorgundu. Bir sıçrayışta içeri girip kocaman yakutu masanın üstüne, kadının yüksüğünün yanına bıraktı. Sonra kanatlarıyla çocuğun alnını yelpazeleye yelpazeleye yatağın çevresinde hafif hafif uçtu. Çocuk,”Nasıl da serinledim, sanırım iyileşiyorum,” diye tatlı bir uykuya daldı.
Sonra Kırlangıç, Prens’in yanına dönüp yaptıklarını anlattı, “Ne tuhaf,” dedi, “Hava pek soğuk olduğu halde vücudum sanki çok sıcak.”
Prens, “Çünkü iyilik ettin” dedi. Küçük Kırlangıç da düşünceye varıp sonra da uykuya daldı. Düşünmek her zaman uykusunu getirirdi.
Gün ağırırken ırmağa inip yıkandı. Kuşbilim profesörü köprüden geçerken, “Ne görülmemiş şey! Kış mevsiminde bir kırlangıç!” deyip o kentin gazetesine upuzun bir mektup yazdı. Herkes ondan söz etti. Yazı, anlayamadıkları birçok sözcükle dopdoluydu.
Kırlangıç, “Bu gece Mısır’a gidiyorum,” dedi. Bu düşünceyle içi içine sığmıyordu. Bütün genel anıtları ziyaret edip kilise kulesinin tepesinde uzun uzun oturdu. Nereye gitse serçeler cıvıldaya cıvıldaya, birbirlerine, “Ne kibar bir yabancı…” dediler. Kırlangıç da pek eğlendi.
Ay doğunca Mutlu Prens’in yanına döndü, “Mısır’da görülecek işiniz var mı? Hemen yola çıkıyorum” diye seslendi.
Prens, “Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç,” dedi. “Bir gececik daha kalmaz mısın?”
Kırlangıç, “Beni Mısır’da bekliyorlar” diye yanıt verdi, “Yarın arkadaşlarım ikinci çağlayana kadar uçacaklar. Orada hasır otlarının arasında bir su aygırı yatar. Koca granit bir taht üstünde Tanrı Memnon oturur. Bütün gece yıldızlara bakar, sabah yıldızı belirince bir sevinç çığlığı atar, sonra da susar. Öğleyin sarı sarı aslanlar su içmeye ırmak kıyısına gelirler. Yemyeşil zebercetler gibi gözleri vardır. Gürlemeleri çağlayanın gürlemesini bastırır.
Prens, “Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç” dedi, “Uzakta, kentin ta öbür başında, çatı arasında bir genç görüyorum. Üzeri kâğıtlarla örtülü bir masaya abanmış, yanında bardak içinde bir demet solgun menekşe var. Saçları kestane renginde kıvırcık, dudakları lâl gibi kıpkırmızı; iri, hülyalı gözleri var. Tiyatronun yönetmeni için bir oyun bitirmeye uğraşıyor. Ocakta ateş yok. Açlıktan da gücü kesilmiş.”
Tertemiz yürekli kırlangıç, “Bir gece daha beklerim. Bir yakut da ona mı götüreyim?” dedi.
Prens, “Ne yazık ki artık yakutum yok. Varım yoğum gözlerim. Gözlerim bin yıl önce Hindistan’dan getirilmiş bulunmaz gök yakuttandır. Birini çıkarıp ona götür. Kuyumcuya satıp yiyecek bir şeyle ocakta yakacak odun alır ve oyununu bitirir.”
Kırlangıç, “Prensçiğim, bunu yapamam,” diye ağlamaya başladı.
Prens, “Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç; nasıl buyuruyorsam öyle yap,” dedi.
Kırlangıç Prens’in gözünü alıp Öğrenci’nin tavan arasına doğru uçtu. Damda bir delik olduğu için içeri girmesi pek kolaydı. Oradan içeri dalıp odaya girdi. Genç elleriyle yüzünü kapamıştı; kuşun kanat çırpmalarını duymadı. Başını kaldırınca güzel gök yakutu solgun menekşelerin üzerinde buldu.
Genç, “Artık beğenilmeye başladım,” diye haykırdı, “Beni çok beğenen birindendir bu. Şimdi oyunumu bitirebilirim.” Artık pek mutluydu.
Kırlangıç, ertesi gün limana indi. Büyük bir geminin sereni üstünde oturup gemicilerin koca koca sandıkları iplerle ambarlardan çıkarmalarını seyretti. Her sandık çıktıkça, “Yıssa, molaaa,” diye haykırıyorlardı. Kırlangıç, “Mısır’a gidiyorum,” diye bağırdı, ama kimse aldırmadı, o da ay doğunca Mutlu Prensinin yanına döndü:
“Sizinle esenleşmeye geldim” diye seslendi.
Prens, “Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç, bir gececik daha kalmaz mısın?” dedi.
Kırlangıç, “Kış geldi, kavurucu kar da nerdeyse gelir. Mısır’da yemyeşil hurma ağaçlarının üzerinde güneş sıcaktır. Timsahlar da çamurlarda yan gelip tembel tembel bakınırlar. Arkadaşlarım şimdi Baalbek Tapınağı’nda yuva yapıyorlar. Pembeli beyazlı kumrular onları seyrede seyrede birbirlerine karşı dem çekiyorlar. Prensçiğim, sevgili Prens, sizden ayrılmalıyım, ama sizi hiç unutmayacağım, önümüzdeki İlkyaz’a verdiklerinizin yerine iki güzel mücevher getiririm; al yakut, al güllerden daha kırmızı; gök yakut da, engin deniz gibi mavi olacak.”
Mutlu Prens, “Aşağıki alanda…” dedi, “… küçük bir kibritçi kız var. Kibritlerini su yoluna düşürdü, hepsi bozuldu. Eve para götürmezse babası dövecek. Kızcağız ağlıyor. Ne ayakkabısı var, ne çorabı, başcağızı da açık. Öbür gözümü çıkar, ona ver de babası dövmesin.”
Kırlangıç, “Yanınızda bir gece daha kalırım,” dedi, “Ama gözünüzü çıkaramam. Sonra büsbütün kör olursunuz.”
Prens, “Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç, buyruğumu yap” dedi.
Kırlangıç, Prens’in öbür gözünü de alıp aşağı doğru fırladı. Kibritçi kızın yanından süzülüp mücevheri avucunun içine bırakıverdi. Kız, “Ah, ne güzel cam parçası!” diye gülerek koşa koşa eve gitti.
Sonra küçük Kırlangıç Prens’in yanına döndü, “Şimdi kör oldunuz” dedi. “Artık ben hep yanınızda kalacağım.” Prens, “Hayır, küçük Kırlangıç,” dedi, “Sen Mısır’a gitmelisin.”
Kırlangıç, “Hep yanınızda kalacağım,” diye Prens’in ayağının dibinde uykuya daldı.
Ertesi gün hep Prens’in omuzunda oturup ona yabancı ülkelerde gördüklerini anlattı. Nil’in kıyılarında sıra sıra dizilip kırmızı balıkları avlayan kızıl ibiş kuşlarından; çölde oturup her şeyi bilen, kendisi de dünyayla yaşıt yaşlı Sfenks’ten; develerinin yanında kehribar tespih çeke çeke ağır ağır yürüyen tacirlerden; Ay dağlarının koskoca bir billura tapan, abanoz gibi kapkara kralından; bir hurma ağacında uyuyup kendisini yirmi rahibe bal helvasıyla besleten koca yeşil yılandan; büyük bir gölde iri yayvan yaprakların üstünde yüzüp her zaman kelebeklerle savaşan Yecüc Mecüclerden söz etti.
Prens, “Sevgili küçük Kırlangıç, bana çok meraklı şeyler söylüyorsun,” dedi, “Ama en meraklı şey, insanların acıları. Düşkünlükten büyük hiçbir giz yok. Kentimin üzerinde uç da, küçük Kırlangıç, bütün gördüklerini bana anlat.”
Kırlangıç kentin üzerinde uçtu: yoksullar kapı diplerinde otururken zenginlerin güzel evlerinde safa sürdüklerini gördü. Karanlık ara yollara girip, kapkara sokaklara kayıtsız kayıtsız bakan aç çocukların kâğıt gibi yüzlerini gördü. Bir köprünün kemeri altında iki küçük çocuğun kucak kucağa yatıp birbirlerini ısıtmaya çalıştığını gördü. Çocuklar, “Aman, çok açız,” dediler. Bekçi “Orada yatamazsınız,” diye bağırdı; onlar da yağmur altında gözden yittiler.
Sonra dönüp gördüklerini Prens’e anlattı.
Prens, “Üstüm saf altınla kaplıdır,” dedi, yaprak yaprak söküp yoksullarıma götür; yaşayanlar hep altının insanı mutlu edeceğini sanırlar.”
Kırlangıç, Mutlu Prens perişan bir duruma gelinceye kadar altını yaprak yaprak söktü. Yaprak yaprak yoksullara dağıttı; çocukların benzine renk geldi ve sokaklarda gülüp oynamaya koyuldular, “Artık ekmeğimiz var,” diye haykırmaya başladılar.
Derken kar bastırdı, arkasından da don. Sokaklar sanki gümüştenmiş gibi parıl parıl parlıyordu. Upuzun buzlar evlerin saçaklarından billur hançerler gibi sarkıyor, herkes kürklerle dolaşıyor, küçük çocuklar da kıpkırmızı başlıklarla buz üstünde kayıyorlardı.
Zavallı küçük Kırlangıç üşüdükçe üşüdü, ama Prens’i bırakmak istemedi; onu çok seviyordu. Ekmekçi görmeden fırının dışındaki ekmek ufaklarını topluyor; kanatlarını çırpa çırpa da ısınmaya çalışıyordu.
Ama sonunda öleceğini anladı. Ancak bir kez daha Prens’in omuzuna dek uçabilecek gücü kalmıştı. Hafifçe, “Hoşçakal, sevgili Prens,” diyebildi, “Elinizi öpmeme izin verir misiniz?”
Prens, “Demek sonunda Mısır’a gidiyorsun küçük Kırlangıç; buna sevindim. Burada uzun süre kaldın, ama beni dudaklarımdan öpmelisin, çünkü seni seviyorum,” dedi.
Kırlangıç, “Gittiğim yer Mısır değil” dedi, “Ben ölümün ocağına gidiyorum. Ölüm de uykunun kardeşi değil mi?”
Ve Mutlu Prens’i dudaklarından öpüp ayaklarının dibine ölü olarak düştü.
Tam o anda Mutlu Prens’in içinde bir şey kırılmış gibi şaşırtıcı bir çatırtı duyuldu. Kurşundan yüreği, tam ortasından ikiye ayrılmıştı. Don’un pek sert olduğu kesindi.
Ertesi sabah erkenden Belediye Başkanı, Belediye Meclisi üyeleriyle birlikte aşağıdaki alanda dolaşıyordu. Sütunun önünden geçerken başını kaldırıp yontuya baktı, “Vay, Mutlu Prens’e ne olmuş böyle?” dedi.
Her zaman Belediye Başkanı’nın söylediklerine uygun söz söyleyen meclis üyesi de, “Sahi, ne kılığa girmiş?” diye haykırdı; ikisi de, bakmak için yontunun altlığına çıktılar.
Başkan, “Kılıcının yakutu düşmüş, gözleri gitmiş, artık altınlığı da kalmamış; dilenciden biraz iyi durumda…” dedi.
Üyeler de, “Ya, dilenciden biraz iyi durumda” dediler.
Başkan, “İşte ayaklarının dibinde de bir kuş ölüsü!” diye sürdürdü konuşmasını, “Doğrusu kuşların burada ölmesine izin verilemeyeceği konusunda bir buyruk çıkarmalıyız.” Belediye yazmanı bu düşünceyi hemen yazdı.
Bunun üzerine Mutlu Prens’in yontusunu yıktılar. Üniversitede sanat profesörü, “Artık güzel olmadığına göre, yararlı da değildir,” dedi.
Sonra yontuyu fırında erittiler. Başkan, madenle ne yapmak gerektiğine bir karar vermek üzere meclisi topladı; “Elbette başka bir yontu yaptırmalıyız,” dedi, “Bu da ancak benim kendi yontum olabilir.”
Meclis üyelerinin her biri, “Benim yontum, benim yontum!” diye kavgaya tutuştu. Son işittiğim zaman hâlâ kavga ediyorlardı.
Döküm yerindeki işçilerin başı, “Ne tuhaf şey! Bu kurşun yürek bir türlü fırında erimiyor; bari bir yana atalım,” dedi ve içinde ölü kuşun da bulunduğu bir toz yığınının üstüne attılar.
Tanrı meleklerinden birine, “Bana kentteki en iyi iki şeyi bulup getirin,” dedi; melek de kurşun yürekle ölü kuşu götürdü.
Tanrı, “Doğru seçmişsiniz,” dedi, “Çünkü cennetimin bahçesinde bu küçük kuş sonsuza dek ötecek ve Altın Ülkemde Mutlu Prens beni kutsayacak.”
Jean Paul Sartre / DUVAR
Bizi büyük beyaz bir odaya soktular, gözlerim kırpışmaya başladı, ışık gözlerimi rahatsız ediyordu. Sonra bir masa ve masanın arkasında dört herif gördüm, sivildiler, kâğıtlara bakıyorlardı. Öteki tutukluları dibe yığmışlardı; onların yanına kadar gidebilmemiz için bütün odayı baştan başa geçmemiz gerekiyordu. Aralarında pek çoğunu tanıyordum; ötekiler yabancı olmalıydılar. Önümde duran ikisi yuvarlak kafalı, sarışındılar. Birbirlerine benziyorlardı. Fransızdılar sanıyorum.
Kargalar ve cevizler
Mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Kargalar mutlaka ekinlerin olduğu yerde kümelenirler. Hele de ceviz ağaçları, vazgeçilmez mekanlarıdır. Ne zaman bir karga görsem, anlarım ki mutlaka yakınlarda ya bir ekin tarlası vardır. Ya bir ceviz ağacı. Aralarındaki ilişki saftır. Nettir. Kargalar ve cevizler ayrılmaz bütündürler bana göre.
Hiç ayrılmadık sizinle.
Biz hiç ayrılmadık sizinle. Nasıl ki hiç birleşmediysek ayrılmadık öylesine işte. Elleriniz hiç gitmedi üzerimden. Üşüdüm örttü açıkta kalan omuzlarımı. Ağladım sildi pınarlarımdaki yaşlarımı. Siz biraz daha uzundunuz benden. Sadece gözlerinizi Görmem imkansızdı.
Yamalı Hayat – 2 Savaş ÇELİKER
Ağustos 8, 2009 by Genelce/
Filed under Edebiyat, Savaş Çeliker, Yazar, Öykü
Gece bir zift karanlığına büründüğünde, içindeki yıldızların oynaşan canlılıklarıyla haşır neşir oldunuz mu hiç? Bu duygunun ihtişamını bilir misiniz? Her biri ayrı bir dünyadır onların. Ve her kıpırtıyla alır götürürler insanı. Götürürler istenilen yere.
Bir Garip Gidişti Seninkisi
Parmaklarımdaki uyuşukluğun nedenini anlamaya çalışıyorum. Saat gecenin yarısını geçmiş çoktan. Yastık benim değil. Ben değilim burada uzanmış yatan. Acıyor bedenim. Tek tek hareket halinde hücrelerim. Uyku vaktini geçti diyorum zaman. Hadi biraz uyu. Biraz diyorum. Yok ne mümkün. Dinlemiyor söz geçirilmesi imkansız bir zaman. Kalkmak istemiyorum yataktan. Kalkarsam tüm harfler beynimden düşüverecekler sanıyorum. Hatta dönerken bile bir yandan diğerine korkuyorum. Şimdi tek bir harf eksilse buradan. Yarım kalacak tümcelerim. Anlaşılması zaten imkansız. Yavaşca saçlarımdan doğru tutmaya başlıyorum. Kafamı ellerimin arasına alıyorum. Aman düşmesinler. Tek bir tanesi bile giderse yarım kalacak. Oh işte doğruldum yataktan. Üzerimde tek bir atlet var, farkına varıyorum mutfağın kapısına yöneldiğimde. Bir kahve yapmalıyım önce kendime. Sonra bir sigara. Yok yok. Önce gidip tuşuna dokunmalıyım monitörümün. Alışamadım şunu da açık bırakmaya. Bana neyse enerji sarfından. Tek korktuğum bence şu aptal alete alışmak. Onsuz bir şeyler yapmak istiyorum ben. Kalemimi seviyorum. Eskiden sarışın olan kağıtlarımı da severdim. En ucuzundan alırdım. Koklamaya doyamazdım. Her aldığım sarışın defterimi önce bir güzel koklardım. Sonra da evin içinde saklayacak yer arardım. Öylesine korkardım ki birilerinin yazdığımı görmesinden.












































