BÜLBÜL – GÜL / OSCAR WILDE

Nisan 13, 2010 by Genelce/  
Filed under Edebiyat, Oscar WİLDE, Öykü

Genç Öğrenci, “Al bir gül görürsem, benimle dans edeceğini söyledi. Ama bütün bahçemde bir tek bile al gül yok,” diye ağlıyordu.
Bülbül, Karameşe’nin içindeki yuvasından bunu duydu, yaprakların arasından bakıp merak etti.
Genç, ağlayarak, “Bütün bahçemde bir tanecik al gül yok!” diyordu; gözleri yaşla doluydu; “Ah şu mutluluk ne hiçten şeylere bağlı! Bütün akıllı insanların yazdıklarını okudum, felsefenin bütün gizlerine erdim de gene al bir gülün yokluğu yaşamımı altüst ediyor.”
Bülbül, “İşte sonunda gerçek âşığı buldum,” dedi, “Hiç tanımadığım halde gecelerce onun için şakıdım, gecelerce onun destanını yıldızlara okudum, şimdi kendisini görüyorum. Saçları sümbül gibi koyu; dudakları yüreğinin titrediği gül gibi al. Ama tutku, yüzünü fildişi gibi soldurmuş, üzüntü alnına damgasını vurmuş.
Genç Öğrenci, “Prens yarın gece balo veriyor,” diye söylendi, “Sevgilim de gidecek. Al bir gül götürebilirsem, gün ağarıncaya dek benimle dans edecek. Al bir gül götürebilsem onu kollarımın arasına alacağım, o başını omzuma dayayacak, elleri de avucumun içinde kalacak. Ama bahçemde hiç al gül yok; demek yapayalnız bir köşede oturacağım, o da yanımdan geçecek, bana hiç bakmayacak, gönlüm kırılacak.”
Bülbül, “İşte gerçek âşık bu,” dedi, “Benim şakıdıklarımın acısını o çekiyor; bana heves, ona yas. Aşk şaşılacak bir şey, kesinlikle! Zümrütlerden, yakutlardan daha değerli. İncilerle, lâllerle değişilemez, pazara da çıkarılamaz. Ne satıcılardan parayla alınabilir, ne de altın teraziyle tartılır…”
Genç Öğrenci, “Saz takımı sayvana geçip telli sazlarını çalacak, sevgilim de arpla kemanın sesine uyup dans edecek. Öyle hafif dans edecek ki ayakları bile yere değmeyecek, saraylılar da çevresine üşüşecek, ama benimle dans etmeyecek, çünkü ona verecek al gülüm yok,” diye kendisini otların üstüne attı ve elleriyle yüzünü kapayıp ağladı.
Kuyruğu havada küçük bir yeşil Kertenkele, yanından hızla geçerken sordu: “Niye ağlıyor?”
Güneş ısınının demeti içinde titreyip duran Kelebek, “Sahi, niye?” dedi.
Bir Papatya, yanındakine fısıldadı: “Evet niye?” Bülbül yanıtladı: “Bir al gül için ağlıyor.”
Hepsi bir ağızdan, “Al gül için mi?” diye bağırdılar, “Ne gülünç şey!” Küçük Kertenkele de pek alaycı bir şeydi, kahkahayla güldü.
Ama Bülbül, Öğrenci’nin üzüntüsündeki gizi anladı; meşe ağacında sessiz sessiz oturup aşkın gizemini düşündü.
Birdenbire boz kanatlarını açıp kendini havaya bıraktı. Ağaçlı yamaçların içinden bir gölge gibi bahçeyi dolaştı.
Çimen tarhın ortasında güzel bir gül fidanı vardı. Bülbül bunu görünce sürgünlerinden birinin üzerine kondu:
“Bana al bir gül ver de, sana en güzel şarkımı okuyayım,” dedi.
Fakat fidan başını iki yana salladı:
“Benim güllerim beyazdır” diye yanıt verdi, “Denizin köpüğü gibi, dağların üstündeki karlardan daha beyaz. Ama eski güneş saatinin çevresinde yetişen kardeşime git. Belki istediğini o verebilir.”
Bülbül de eski güneş saatinin çevresinde yetişen gül fidanına gitti.
“Bana al bir gül ver de, sana en güzel şarkımı okuyayım,” diye seslendi.
Ama fidan başını iki yana salladı:
“Benim güllerim sarıdır” diye yanıt verdi, “Kehribar bir taht üstünde oturan deniz kızının saçları gibi sarı. Tırpancılar tırpanlarıyla gelinceye dek çayırlıkta açılan altın top çiçeğinden daha sarı. Ama Öğrenci’nin penceresinin altında yetişen kardeşime git, belki istediğini o verebilir.”
Bülbül de Öğrenci’nin penceresinin altında yetişen gül fidanına gitti:
Ama fidan başını iki yana salladı:
“Benim güllerim aldır” diye yanıt verdi, “Kumrunun ayakları gibi al; okyanusun kovuklarında sere serpe dalgalanan mercan kanatlarından daha al. Ama, kış damarlarımı kavurdu, don tomurcuklarımı kopardı, bora dallarımı kırdı. Bu yıl artık hiç gül veremeyeceğim.”
Bülbül, “Bütün istediğim al bir gül!” diye haykırdı; “Bir tanecik al gül! Onu elde etmemin hiçbir yolu yok mu?”
Fidan, “Bir yol var dedi. “Ama, öyle korkunç ki söylemeyi göze alamıyorum.”
Bülbül, “Söyle, ben korkmam,” dedi.
Fidan, “Al bir gül istiyorsan, onu kendin ay ışığında müzikten yaratıp, kendi yüreğinin kanıyla boyayacaksın. Yüreğini bir dikene dayayıp bana şarkı okumalısın; diken yüreğini delmeli, senin can kanın da benim damarlarımdan içeri boşalıp benim olmalı.”
Bülbül, “Bir al gül için ölüm çok yüksek bir paha,” diye haykırdı, “Bütün evrende yaşam çok değerli. Yeşil koruda oturup, altın arabasında güneşi, inci arabasında da ayı seyretmek ne güzel! Karaçalının baygın kokusu tatlı, koyaklara gizlenen mavi boru çiçekleri hoş, kırlarda biten fundalar sevimli. Fakat gene de aşk, yaşamdan üstün. Sonra insan yüreğinin yanında bir kuşun yüreği nedir ki?”
Ve boz kanatlarını açıp kendisini havaya bıraktı. Bahçenin üzerinden bir gölge gibi silindi, bir gölge gibi ağaçlı yamaçtan indi.
Hâlâ genç Öğrenci, bıraktığı yerde, çimende yatıyordu; güzel gözlerindeki yaşlar da hâlâ kurumamıştı.
Bülbül, “Mutlu ol!” diye haykırdı, “Mutlu ol; al güle kavuşacaksın! Ben onu ay ışığında müzikten yaratıp kendi yüreğimin kanıyla boyayacağım. Buna karşılık, senden bütün istediğim gerçek bir âşık olman; çünkü, felsefe akıllıdır ama aşk felsefeden de akıllıdır; güç korkunçtur ama aşk güçten daha korkunçtur. Kanatları alev rengindedir, alevle boyalı vücudu vardır; dudakları bal kadar tatlı, soluğu karanfil buhuru gibidir.”
Öğrenci, çimenden başını kaldırıp baktı ve dinledi, ama bülbülün kendisine ne söylediğini anlayamadı, çünkü o ancak kitaplarda yazılı şeyleri bilirdi.
Ama Meşe ağacı anladı, üzüldü; çünkü kendi dalları arasında yuva kuran Bülbül’e pek düşkündü.
“Bana,” dedi, “Son bir şarkı oku, çünkü sen gidersen pek kimsesiz kalacağım.”
Ve Bülbül, Meşe ağacına şarkı okudu, sesi gümüş bir testiden dökülen suyun sesini andırıyordu.
O şarkısını bitirince Öğrenci kalktı, cebinden bir defterle bir kurşun kalem çekip çıkardı.
Ağaçlıktan çıkarken kendi kendine, “Bülbülün güzel bir görünümü var, bu yadsınamaz; ama duygusu var mı? Hiç sanmam. Tıpkı birçok sanatçı gibi, baştan başa söyleyiş; içtenliği hiç! Başkası için özveride bulunmaz, bütün düşüncesi müzik; herkes de bilir ki sanat bencildir. Gene de kabul etmek gerek ki sesinde bazı güzel ezgiler var. Yazık, bunların hiçbir anlamı yok; hiçbir işe de yaramıyor,” diyerek odasına gidip küçük ot yatağına uzandı ve sevgilisini düşünmeye başladı, az sonra da uykuya daldı.
Gökyüzünde ay görününce, Bülbül, gül fidanına gidip göğsünü dikene dayadı. Bütün gece göğsü dikende öttü, buz gibi billur ay da sarkıp onu dinledi. Bütün gece öttü, diken göğsünden içeri girdi ve can kanı vücudundan çekildi.
İlkin oğlanla kızın içinde doğan aşkı şakıdı ve Bülbül’ün şarkıları birbiri arkasına sıralandıkça gül fidanının en üst sürgününde yaprak yaprak nefis bir gül açıldı. Önce uçuk bir rengi vardı, ırmakların üzerine serilen sis gibi uçuk, sabahın ayakları gibi soluk, ilk alacakaranlığın kanatları gibi gümüştendi. Bir gülün gümüş bir aynaya vuran yansıması, gümüş bir suya vuran gölgesi nasılsa, gül fidanının en üst dalında açılan gül öyleydi.
Ama, Gül fidanı Bülbül’e, “Dikene daha sıkı yaslan,” diye seslendi, “Daha sıkı yaslan küçük Bülbül, daha sıkı yaslan, yoksa gül bitmeden gün doğacak.”
Bülbül dikene daha sıkı yaslandı ve ötüşü kat kat yükseldi, çünkü erkekle kızın ruhundaki tutkunun doğuşunu şakıyordu.
Ve gülün yapraklarını hafif bir pembelik bürüdü; tıpkı gelinin dudaklarını ilk öpüşünde güveyin yüzünü kaplayan pembelik gibi. Ama, daha diken gülün yüreğine değmemiş, gülün yüreği de beyaz kalmıştı; çünkü gülün yüreğini ancak bir bülbülün yüreğindeki kan kızartabilirdi.
Fidan, Bülbül’e, “Daha sıkı yaslan,” diye seslendi, “Daha sıkı yaslan küçük Bülbül, daha sıkı yaslan, yoksa gül bitmeden gün doğacak.”
Bülbül dikene daha sıkı yaslandı, diken de Bülbül’ün yüreğine değdi ve bütün vücudunda bir acı ürperdi. Yana yana acıdı, acı acı öttü; çünkü ölümle tamamlanan aşkı, mezarda ölmeyen aşkı şakıyordu.
Nefis gül kızardı, tıpkı doğu havasının gülü gibi, yapraklarının çevresi kıpkırmızıydı, kıpkırmızı yürek, yakut gibiydi.
Ama Bülbül’ün sesi hafifledi, kanatları titremeye başladı, gözüne bir perde geldi, şarkısı gitgide soldu, soldu, boğazına bir şey düğümlenir gibi oldu.
Son coşkun bir ezgi saldı, beyaz ay işitti, tanı unuttu, gökyüzünde kalakaldı. Al gül duydu, bütün vücudu coşkuyla ürperdi ve yapracıklarını soğuk sabah havasına serdi. Yankı onu kırlardaki eflatun mağarasına taşıdı, uyuyan çobanları düşlerinden ayırdı; ırmağın sazları üzerinden esti, onlar da haberi denize götürdü.
Fidan, “Bak, bak!” dedi, “Artık gül tamamlandı.” Ama Bülbül yanıt vermedi; çünkü uzun çayırların içinde, yüreğinde diken, cansız yatıyordu.
Öğrenci, öğleyin penceresini açıp dışarıya, “Aman ne eşsiz bir talih!” diye haykırdı, “İşte al bir gül! Bütün ömrümde hiç böyle bir gül görmedim. Öyle güzel ki kesinlikle uzun, Latince bir adı vardır.” Ve uzanıp gülü kopardı.
Sonra şapkasını giyip elinde gülle koşa koşa profesörün evine gitti.
Profesörün kızı kapının önünde oturmuş, bir makaraya mavi ipek sarıyor, köpeği de ayağının dibinde yatıyordu.
Öğrenci, “Al bir gül getirirsem benimle dans edeceğinizi söylemiştiniz,” dedi, “İşte bütün dünyanın en al gülü. Bu gece tam yüreğinizin üstüne takacaksınız, biz dans ederken sizi nasıl sevdiğimi o anlatacak.”
Fakat kızın kaşları çatıldı.
“Galiba giysime yaraşmayacak,” yanıtını verdi, “Sonra Saray Başyazmanı’nın yeğeni bana çok güzel bir mücevher göndermiş, herkes de bilir, mücevherler çiçeklerden çok pahalıdır.”
Öğrenci öfkeyle, “Vallahi pek iyilikbilmezmişsiniz,” diye güllü sokağa fırlattı; gül oradan su yoluna düştü ve üzerinden bir arabanın tekerleği geçti.
Kız, “İyilikbilmez ha?” diye bağırdı, “Ben size bir şey söyleyim mi? Siz pek kabasınız; peki, siz kim oluyorsunuz? Bir Öğrenci parçası. Eminim, ayakkabınızda Başyazman’ın yeğenindeki gibi gümüş toka bile yoktur,” dedi ve sandalyesinden kalkıp eve girdi.
Öğrenci dışarı çıkarken, “Aşk ne de saçma bir şeymiş” dedi, “Mantığın yarısı kadar bile yararı yok; çünkü hiçbir şeyi kanıtlamıyor, sonra hep olmayacak şeylerden birini söylüyor, insanı da doğru olmayan şeylere inandırıyor. Doğrusu hiçbir pratik yararı yok. Hem bu yüzyılda pratik olmak her şeyin başı… Ben gene felsefeye dönüp metafizikle uğraşayım,” diye odasına gitti ve koskaca, tozlu bir kitap çıkarıp okumaya başladı.

  • Share/Bookmark

Oscar WİLDE / Mutlu Prens

Şubat 6, 2010 by Genelce/  
Filed under Edebiyat, Kitap, Oscar WİLDE, Öykü

[caption id="" align="alignleft" width="322" caption="Oscar Wilde"][/caption]

Kentin yukarısında, yüksek bir sütun üstünde Mutlu Prens’in yontusu duruyordu. Baştan başa ince, saf bir altın tabakasıyla kaplıydı; gözleri iki parlak gök yakuttu, kılıcının kabzasında da kocaman bir al yakut parlıyordu.
Yontuyu pek beğeniyorlardı. Sanatçı zevkleri olduğu ününü kazanmak isteyen bir belediye meclisi üyesi, “Sanki hava fırıldağı… öylesine güzel,” diye düşüncesini belirtti; ama kendisinin pek pratik olmadığını sanırlar korkusuyla hemen ekledi: “Ancak, o kadar da yararlı değil.”
Dikkatli bir anne, ay için tutturup ağlayan oğluna, “Mutlu Prens kadar olamıyor musun? O hiçbir şey için ağlamayı aklına bile getirmez” dedi.
Umutsuz bir adam, bu çok güzel yontuya bakarak, “Hele, dünyada tümüyle mutlu biri varmış” diye söylendi.
Hayır kurumunun çocukları parlak kırmızı pelerinleri, tertemiz beyaz önlükleriyle kiliseden çıkarlarken “Tıpkı melek gibi,” dediler.
Matematik öğretmeni, “Nereden biliyorsunuz?” diye sordu, “Hiç melek görmediniz ki.”
Çocuklar, “A, düşlerimizde var ama…” dediler. Matematik öğretmeni de kaşlarını çatıp pek ciddi tavır takındı, çünkü çocukların düşlemlerle uğraşmasını doğru bulmazdı.
Bir gece küçük bir kırlangıç kente doğru çıkageldi. Arkadaşları bir buçuk ay önce Mısır’a gitmişler, ama bu geri kalmıştı. Çünkü en güzel saza gönül vermişti.
Ona ta İlkyaz’ın başında, iri sarı bir kelebeğin peşi sıra ırmaktan aşağı doğru uçarken raslamış, sazın ince ve kırılgan beline öyle vurulmuştu ki konuşmak için önünde durmuştu.
Sözü döndürüp dolaştırmaktan hoşlanmayan Kırlangıç, “Sizi seveyim mi?” dedi. Saz da yerlere dek eğildi. Bunun üzerine kırlangıç kanatlarını suya değdire değdire gümüş halkalar çizerek onun çevresinde döndü, döndü. Bu onun yanıp yakılmasıydı ve bütün yaz sürdü.
Öteki kırlangıçlar, “Gülünç bir ilgi; parası yok, sonra soyu sopu da kum gibi,” diye cıvıldadılar. Doğrusu ırmak da sazlarla dopdoluydu. Sonra güz gelince hepsi uçup gitti.
Onlar gittikten sonra Kırlangıç pek yalnız kaldı ve sevgilisinden bıkmaya başladı, “Hiç konuşmuyor,” dedi, “Sanırım hoppalığı da var, çünkü hep rüzgârla cilveleşiyor.” Rüzgârın her esişinde saz kesin en zarif iltifatlarını yağdırırdı. “Evine böyle bağlı olmasını kabul ederim…” diye sürdürdü konuşmasını, “… ama ben gezmeye bayılırım, dolayısıyla karım da gezmeden hoşlanmalı.”
Sonunda ona, “Benimle geliyor musun?” diye sordu; saz başını yukarı kaldırdı. Evine pek bağlıydı.
Kırlangıç, “Sen beni oyaladın. Ben piramitlere gidiyorum, hoşçakal!” diye haykırıp uçtu.
Bütün gün uçtu, geceleyin kente vardı; “Acaba nereye insem? Umarım kent benim için hazırlıkta bulunmuştur,” dedi.
Sonra yüksek sütunun üstündeki yontuyu gördü.
“Burada kalırım. Bol havalı, çok güzel bir yer” diye Mutlu Prens’in tam ayaklarının arasına kondu.
Çevresine bakınıp uyumaya hazırlanırken, kendi kendisine yavaşça, “Yatak odam altından,” dedi; ama, tam başını kanadının altına koyarken, üstüne iri bir su damlası düştü. “Ne tuhaf şey, gökte bir tek bulut yok, yıldızlar parıl parıl parlıyor da gene yağmur yağıyor. Avrupa’nın kuzeyinde iklim doğrusu pek kötüymüş,” diye haykırdı; “Saz yağmurdan hoşlanırdı, ama bu onun bencilliğinden başka bir şey değildi.”
Derken bir damla daha düştü.
“Yağmurdan koruyamayacak olduktan sonra yontunun ne gereği var? İyi bir baca külâhı bulmalı” diye uçmaya davrandı.
Ama daha kanatlarını açmadan üçüncü bir damla düştü. Başını kaldırıp bakınca ne görsün?
Mutlu Prens’in gözleri yaş içindeydi, altın yanaklarından da gözyaşları akıp duruyordu. Yüzü ay ışığında o kadar güzeldi ki küçük Kırlangıç’ın yüreği sızladı:
“Kimsiniz?” dedi.
“Ben Mutlu Prensim.”
Kırlangıç, “Öyleyse niye ağlıyorsunuz?” diye sordu, “Beni sırılsıklam ettiniz.”
Yontu, “Ben sağken, daha yüreğim insan yüreğiyken gözyaşı nedir bilmezdim, çünkü kapısından üzüntünün giremediği Sans Souci sarayında otururdum. Gündüzün bahçede arkadaşlarımla oynar, akşamları da büyük salonda dansın başına geçerdim. Bahçenin çevresini saran pek yüksek bir duvar vardı. Ama, onun gerisinde ne olduğunu sormayı aklıma bile getirmezdim. Çevremde her şey o kadar güzeldi ki… Buyruğumdakiler bana Mutlu Prens derlerdi; doğrusu mutluydum da; eğlence mutluluksa… İşte böyle yaşadım, böyle öldüm. Artık ölüyüm diye beni buraya, böyle yükseğe diktiler. Şimdi beldemin bütün çirkinliğini, olanca düşkünlüğünü görüyorum. Yüreğim kurşun olduğu halde elimden ağlamaktan başka bir şey gelmiyor.”
Kırlangıç kendi kendine, “Ne, som altından değil mi?” dedi. Kişisel düşüncelerini açıkça söylemeyecek kadar nazikti.
Yontu alçak, uyumlu bir sesle: “Uzakta”, dedi, “küçük bir sokakta yıkık dökük bir ev var. Pencerelerinden biri açık, içinde de masa başında oturmuş bir kadın görüyorum. Yüzü zayıf ve yıpranmış. Dikiş iğnesini dürtüklemekten delik deşik, kızarmış, sert elleri var, çünkü bu kadın terzi. Kraliçenin saraydaki söyleşi arkadaşlarından en güzeli için saray balosunda giyilmek üzere canfes bir giysi üstüne çarkıfelek çiçekleri işliyor. Odanın köşesinde, bir yatakta küçük oğlu hasta yatıyor. Ateşi var. Portakal istiyor. Annesindeyse ırmak suyundan başka verecek bir şey yok; çocuk da ağlıyor. Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç, kılıcımın kabzasındaki yakutu çıkarıp ona götürmez misin? Ayaklarım bu altlığa perçinli de kıpırdayamıyorum.”
Kırlangıç, “Beni Mısır’da bekliyorlar,” dedi. “Arkadaşlarım Nil’de aşağı yukarı uçuşup iri nilüferlerle konuşuyor. Yüce Firavun’un türbesinde neredeyse uykuya dalarlar. Boyalı tabutu içinde kendi de oradadır. Baharatla bezenmiş, sapsarı kefenle sarılmıştır. Boynunda uçuk yeşil yeşimden bir zincir vardır. Elleri de solgun yapraklara benzer.”
Prens, “Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç” dedi. “Bir gecelik yanımda kalıp yardımcım olmaz mısın? Çocuk öylesine susamış, annesi de öyle bitkin ki.”
Kırlangıç yanıtladı: “Oğlan çocuklarını da hiç sevmem. Geçen yaz ırmakta kaldığım sıralarda bana hep taş atan iki terbiyesiz çocuk vardı, Değirmenci’ nin çocukları. Doğallıkla taşları bana hiç değdiremezlerdi; biz kırlangıçlar hızlı uçtuğumuzdan, bizi taşla vurmak kolay değildir. Sonra ben çevikliğiyle ünlü bir ailenin çocuğuyum. Ama, ne de olsa bu saygısızlık belirtisidir.”
Ama Mutlu Prens’in öyle üzgün bir görünüşü vardı ki Kırlangıç ona acıdı: “Burası çok soğuk,” dedi, “Ancak gene yanınızda bir gece kalır, işinizi görürüm.”
Prens, “Sağol, küçük Kırlangıç.” dedi. Kırlangıç da Prens’in kılıcındaki kocaman yakutu gagasıyla aldı ve kentin çatıları üzerinden karanlığa daldı.
Beyaz mermer meleklerin oyulu olduğu kilise kulesinin yanından geçti. Sarayın önünden süzülürken dans sesleri duydu. Güzel bir kız sevgilisiyle balkona çıktı; erkek kıza: “Şu yıldızlara şaşıyorum, şu aşkın gücüne şaşıyorum,” dedi.
Kız, “Kraliçenin balosuna dek bari giysim yetişseydi,” diye yanıt verdi, “Üstüne çarkıfelek çiçekleri işletiyorum; ama terziler öyle tembel ki.”
Irmağın üzerinden geçip gemilerin serenlerine asılı fenerleri gördü. Yahudi mahallesinin üzerinden aşarken Yahudilerin pazarlık ede ede bakır terazilerle altın tarttıklarını gördü. Sonunda yıkık dökük eve varıp içeri baktı. Çocuk yatağında ateş içinde çırpınıyor, annesi de uyukluyordu; kadıncağız pek yorgundu. Bir sıçrayışta içeri girip kocaman yakutu masanın üstüne, kadının yüksüğünün yanına bıraktı. Sonra kanatlarıyla çocuğun alnını yelpazeleye yelpazeleye yatağın çevresinde hafif hafif uçtu. Çocuk,”Nasıl da serinledim, sanırım iyileşiyorum,” diye tatlı bir uykuya daldı.
Sonra Kırlangıç, Prens’in yanına dönüp yaptıklarını anlattı, “Ne tuhaf,” dedi, “Hava pek soğuk olduğu halde vücudum sanki çok sıcak.”
Prens, “Çünkü iyilik ettin” dedi. Küçük Kırlangıç da düşünceye varıp sonra da uykuya daldı. Düşünmek her zaman uykusunu getirirdi.
Gün ağırırken ırmağa inip yıkandı. Kuşbilim profesörü köprüden geçerken, “Ne görülmemiş şey! Kış mevsiminde bir kırlangıç!” deyip o kentin gazetesine upuzun bir mektup yazdı. Herkes ondan söz etti. Yazı, anlayamadıkları birçok sözcükle dopdoluydu.
Kırlangıç, “Bu gece Mısır’a gidiyorum,” dedi. Bu düşünceyle içi içine sığmıyordu. Bütün genel anıtları ziyaret edip kilise kulesinin tepesinde uzun uzun oturdu. Nereye gitse serçeler cıvıldaya cıvıldaya, birbirlerine, “Ne kibar bir yabancı…” dediler. Kırlangıç da pek eğlendi.
Ay doğunca Mutlu Prens’in yanına döndü, “Mısır’da görülecek işiniz var mı? Hemen yola çıkıyorum” diye seslendi.
Prens, “Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç,” dedi. “Bir gececik daha kalmaz mısın?”
Kırlangıç, “Beni Mısır’da bekliyorlar” diye yanıt verdi, “Yarın arkadaşlarım ikinci çağlayana kadar uçacaklar. Orada hasır otlarının arasında bir su aygırı yatar. Koca granit bir taht üstünde Tanrı Memnon oturur. Bütün gece yıldızlara bakar, sabah yıldızı belirince bir sevinç çığlığı atar, sonra da susar. Öğleyin sarı sarı aslanlar su içmeye ırmak kıyısına gelirler. Yemyeşil zebercetler gibi gözleri vardır. Gürlemeleri çağlayanın gürlemesini bastırır.
Prens, “Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç” dedi, “Uzakta, kentin ta öbür başında, çatı arasında bir genç görüyorum. Üzeri kâğıtlarla örtülü bir masaya abanmış, yanında bardak içinde bir demet solgun menekşe var. Saçları kestane renginde kıvırcık, dudakları lâl gibi kıpkırmızı; iri, hülyalı gözleri var. Tiyatronun yönetmeni için bir oyun bitirmeye uğraşıyor. Ocakta ateş yok. Açlıktan da gücü kesilmiş.”
Tertemiz yürekli kırlangıç, “Bir gece daha beklerim. Bir yakut da ona mı götüreyim?” dedi.
Prens, “Ne yazık ki artık yakutum yok. Varım yoğum gözlerim. Gözlerim bin yıl önce Hindistan’dan getirilmiş bulunmaz gök yakuttandır. Birini çıkarıp ona götür. Kuyumcuya satıp yiyecek bir şeyle ocakta yakacak odun alır ve oyununu bitirir.”
Kırlangıç, “Prensçiğim, bunu yapamam,” diye ağlamaya başladı.
Prens, “Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç; nasıl buyuruyorsam öyle yap,” dedi.
Kırlangıç Prens’in gözünü alıp Öğrenci’nin tavan arasına doğru uçtu. Damda bir delik olduğu için içeri girmesi pek kolaydı. Oradan içeri dalıp odaya girdi. Genç elleriyle yüzünü kapamıştı; kuşun kanat çırpmalarını duymadı. Başını kaldırınca güzel gök yakutu solgun menekşelerin üzerinde buldu.
Genç, “Artık beğenilmeye başladım,” diye haykırdı, “Beni çok beğenen birindendir bu. Şimdi oyunumu bitirebilirim.” Artık pek mutluydu.
Kırlangıç, ertesi gün limana indi. Büyük bir geminin sereni üstünde oturup gemicilerin koca koca sandıkları iplerle ambarlardan çıkarmalarını seyretti. Her sandık çıktıkça, “Yıssa, molaaa,” diye haykırıyorlardı. Kırlangıç, “Mısır’a gidiyorum,” diye bağırdı, ama kimse aldırmadı, o da ay doğunca Mutlu Prensinin yanına döndü:
“Sizinle esenleşmeye geldim” diye seslendi.
Prens, “Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç, bir gececik daha kalmaz mısın?” dedi.
Kırlangıç, “Kış geldi, kavurucu kar da nerdeyse gelir. Mısır’da yemyeşil hurma ağaçlarının üzerinde güneş sıcaktır. Timsahlar da çamurlarda yan gelip tembel tembel bakınırlar. Arkadaşlarım şimdi Baalbek Tapınağı’nda yuva yapıyorlar. Pembeli beyazlı kumrular onları seyrede seyrede birbirlerine karşı dem çekiyorlar. Prensçiğim, sevgili Prens, sizden ayrılmalıyım, ama sizi hiç unutmayacağım, önümüzdeki İlkyaz’a verdiklerinizin yerine iki güzel mücevher getiririm; al yakut, al güllerden daha kırmızı; gök yakut da, engin deniz gibi mavi olacak.”
Mutlu Prens, “Aşağıki alanda…” dedi, “… küçük bir kibritçi kız var. Kibritlerini su yoluna düşürdü, hepsi bozuldu. Eve para götürmezse babası dövecek. Kızcağız ağlıyor. Ne ayakkabısı var, ne çorabı, başcağızı da açık. Öbür gözümü çıkar, ona ver de babası dövmesin.”
Kırlangıç, “Yanınızda bir gece daha kalırım,” dedi, “Ama gözünüzü çıkaramam. Sonra büsbütün kör olursunuz.”
Prens, “Kırlangıç, Kırlangıç, küçük Kırlangıç, buyruğumu yap” dedi.
Kırlangıç, Prens’in öbür gözünü de alıp aşağı doğru fırladı. Kibritçi kızın yanından süzülüp mücevheri avucunun içine bırakıverdi. Kız, “Ah, ne güzel cam parçası!” diye gülerek koşa koşa eve gitti.
Sonra küçük Kırlangıç Prens’in yanına döndü, “Şimdi kör oldunuz” dedi. “Artık ben hep yanınızda kalacağım.” Prens, “Hayır, küçük Kırlangıç,” dedi, “Sen Mısır’a gitmelisin.”
Kırlangıç, “Hep yanınızda kalacağım,” diye Prens’in ayağının dibinde uykuya daldı.
Ertesi gün hep Prens’in omuzunda oturup ona yabancı ülkelerde gördüklerini anlattı. Nil’in kıyılarında sıra sıra dizilip kırmızı balıkları avlayan kızıl ibiş kuşlarından; çölde oturup her şeyi bilen, kendisi de dünyayla yaşıt yaşlı Sfenks’ten; develerinin yanında kehribar tespih çeke çeke ağır ağır yürüyen tacirlerden; Ay dağlarının koskoca bir billura tapan, abanoz gibi kapkara kralından; bir hurma ağacında uyuyup kendisini yirmi rahibe bal helvasıyla besleten koca yeşil yılandan; büyük bir gölde iri yayvan yaprakların üstünde yüzüp her zaman kelebeklerle savaşan Yecüc Mecüclerden söz etti.
Prens, “Sevgili küçük Kırlangıç, bana çok meraklı şeyler söylüyorsun,” dedi, “Ama en meraklı şey, insanların acıları. Düşkünlükten büyük hiçbir giz yok. Kentimin üzerinde uç da, küçük Kırlangıç, bütün gördüklerini bana anlat.”
Kırlangıç kentin üzerinde uçtu: yoksullar kapı diplerinde otururken zenginlerin güzel evlerinde safa sürdüklerini gördü. Karanlık ara yollara girip, kapkara sokaklara kayıtsız kayıtsız bakan aç çocukların kâğıt gibi yüzlerini gördü. Bir köprünün kemeri altında iki küçük çocuğun kucak kucağa yatıp birbirlerini ısıtmaya çalıştığını gördü. Çocuklar, “Aman, çok açız,” dediler. Bekçi “Orada yatamazsınız,” diye bağırdı; onlar da yağmur altında gözden yittiler.
Sonra dönüp gördüklerini Prens’e anlattı.
Prens, “Üstüm saf altınla kaplıdır,” dedi, yaprak yaprak söküp yoksullarıma götür; yaşayanlar hep altının insanı mutlu edeceğini sanırlar.”
Kırlangıç, Mutlu Prens perişan bir duruma gelinceye kadar altını yaprak yaprak söktü. Yaprak yaprak yoksullara dağıttı; çocukların benzine renk geldi ve sokaklarda gülüp oynamaya koyuldular, “Artık ekmeğimiz var,” diye haykırmaya başladılar.
Derken kar bastırdı, arkasından da don. Sokaklar sanki gümüştenmiş gibi parıl parıl parlıyordu. Upuzun buzlar evlerin saçaklarından billur hançerler gibi sarkıyor, herkes kürklerle dolaşıyor, küçük çocuklar da kıpkırmızı başlıklarla buz üstünde kayıyorlardı.
Zavallı küçük Kırlangıç üşüdükçe üşüdü, ama Prens’i bırakmak istemedi; onu çok seviyordu. Ekmekçi görmeden fırının dışındaki ekmek ufaklarını topluyor; kanatlarını çırpa çırpa da ısınmaya çalışıyordu.
Ama sonunda öleceğini anladı. Ancak bir kez daha Prens’in omuzuna dek uçabilecek gücü kalmıştı. Hafifçe, “Hoşçakal, sevgili Prens,” diyebildi, “Elinizi öpmeme izin verir misiniz?”
Prens, “Demek sonunda Mısır’a gidiyorsun küçük Kırlangıç; buna sevindim. Burada uzun süre kaldın, ama beni dudaklarımdan öpmelisin, çünkü seni seviyorum,” dedi.
Kırlangıç, “Gittiğim yer Mısır değil” dedi, “Ben ölümün ocağına gidiyorum. Ölüm de uykunun kardeşi değil mi?”
Ve Mutlu Prens’i dudaklarından öpüp ayaklarının dibine ölü olarak düştü.
Tam o anda Mutlu Prens’in içinde bir şey kırılmış gibi şaşırtıcı bir çatırtı duyuldu. Kurşundan yüreği, tam ortasından ikiye ayrılmıştı. Don’un pek sert olduğu kesindi.
Ertesi sabah erkenden Belediye Başkanı, Belediye Meclisi üyeleriyle birlikte aşağıdaki alanda dolaşıyordu. Sütunun önünden geçerken başını kaldırıp yontuya baktı, “Vay, Mutlu Prens’e ne olmuş böyle?” dedi.
Her zaman Belediye Başkanı’nın söylediklerine uygun söz söyleyen meclis üyesi de, “Sahi, ne kılığa girmiş?” diye haykırdı; ikisi de, bakmak için yontunun altlığına çıktılar.
Başkan, “Kılıcının yakutu düşmüş, gözleri gitmiş, artık altınlığı da kalmamış; dilenciden biraz iyi durumda…” dedi.
Üyeler de, “Ya, dilenciden biraz iyi durumda” dediler.
Başkan, “İşte ayaklarının dibinde de bir kuş ölüsü!” diye sürdürdü konuşmasını, “Doğrusu kuşların burada ölmesine izin verilemeyeceği konusunda bir buyruk çıkarmalıyız.” Belediye yazmanı bu düşünceyi hemen yazdı.
Bunun üzerine Mutlu Prens’in yontusunu yıktılar. Üniversitede sanat profesörü, “Artık güzel olmadığına göre, yararlı da değildir,” dedi.
Sonra yontuyu fırında erittiler. Başkan, madenle ne yapmak gerektiğine bir karar vermek üzere meclisi topladı; “Elbette başka bir yontu yaptırmalıyız,” dedi, “Bu da ancak benim kendi yontum olabilir.”
Meclis üyelerinin her biri, “Benim yontum, benim yontum!” diye kavgaya tutuştu. Son işittiğim zaman hâlâ kavga ediyorlardı.
Döküm yerindeki işçilerin başı, “Ne tuhaf şey! Bu kurşun yürek bir türlü fırında erimiyor; bari bir yana atalım,” dedi ve içinde ölü kuşun da bulunduğu bir toz yığınının üstüne attılar.
Tanrı meleklerinden birine, “Bana kentteki en iyi iki şeyi bulup getirin,” dedi; melek de kurşun yürekle ölü kuşu götürdü.
Tanrı, “Doğru seçmişsiniz,” dedi, “Çünkü cennetimin bahçesinde bu küçük kuş sonsuza dek ötecek ve Altın Ülkemde Mutlu Prens beni kutsayacak.”

  • Share/Bookmark