Dilin sınırları Dünyanın sınırlarıdır
Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır’ diyor, Ludwıg Wıttgensteın. Buradan bakıldığında, ağzımızdan çıkan her sesi, dünyanın sınırlarını ördüğü bir yaşamın parçası, bu dünyanın bir aidiyeti olarak kabullenmemiz gerekir. Elbette kimse bu sava karşı çıkamayacak. Bildiğimiz, alıştığımız, öğrendiğimiz, gerçek kabullendiğimiz nesnel bir durum çünkü. Fakat… Ya içimizdeki ses? Onu hangi dünya kalıpları içerisinde adlandırabiliriz ki?.. Bu konuda da,dilbilimci James Harris’in belirlemelerine bir göz atmak gerekecek belki. O, dil göstergesinin öykünme değil, simgesel niteliğini öne sürüyor. Şöyle diyor:
‘Eğer sözcükler özel dış nesnelerin simgeleri değilse,bundan, ister istemez düşüncelerimizin göstergeleri oldukları sonucu çıkar; çünkü dışımızdaki şeyleri temsil etmedikleri durumda; ancak içimizdeki bir şeyi temsil edebilecekleri açıktır.’ James Harris, dil ve evren arasındaki ideal uyum düşüncesini de yadsıyor:
‘Her ne kadar dil kendisi içinde kimi devinimlerin eşlik ettiği bir sesler dizgesinden başka bir şey değilse de, her ne kadar ne sesin ne de devinimin nitelikleri arasında yer almadığı varlıklar bulunsa da, her ne kadar bu özellikleri taşıyan varlıklarda bunlar temel olmasa da (fırtına sırasında ağacın hışırtısı ve sallanması gibi) aralarında ve sahip olabileceğimiz öykünme araçlarıyla ortak hiçbir şey olamayacağından bu türden varlıkların temel özelliklerinden en küçük olanını bile dile getirebilecek ya da öykünecek hiçbir yol bulunmayacaktır.’Son günlerde beynimi işte bu noktaya odaklamış durumdayım Gewrê’ciğim. Tam da burası. Ya sanat dili, diye sormadan geçemiyorum. Nesne’nin nesne ile ve insan ile olan ilişkisi?.. Dilin odaklandığı yer burası değil mi?..
Post modernimin beni oldukça rahatsız eden insan-nesne bağlantılı dili, elimde olmadan onu da atlayıp geçebilmek için çözümler arıyor durmadan biliyorum. Aklıma takılanların beni yanıltıyor olabileceğini de sorguluyorum diğer yandan. Ama ne dersen de, elimin tersiyle bir kenara atabileceğim düşünce kırıntıları da değiller. Her şey ,Batman doğumlu ressam Ahmet Güneştekin’in eserleriyle ilk kez internet ortamında karşılaşmamdan hemen sonra başladı. Güneştekin’in yaratımlarından çok etkilendim. İlk gördüğümde tüylerim kabardı, diken diken oldu bile diyebilirim. Gerçekte bir koleksiyon er kadar resim bilgisine sahip değilim. Tarihsel gelişim ve evreler biliyorsun, beni çok fazla ilgilendirmiyorlar. Dün ile ilgim meraktan ve genel kültür anlamında donanmak, her hangi bir soruyla karşılaştığımda yabancı kalmamak adına bilgilenmekten öte geçmiyor. Bir eleştirmen kisvesine bürünebilecek en son kişi, ancak ben olabilirim yani. Ancak, gördüğüm eserlerde tüm bu bilgilenmelerin dışında bir ışık vardı ki, beni içine kadar çektiğini hissettim.O noktadan sonra da kayıtsız kalamadım zaten.
Sıradan bir insan olarak evime bir tablo alacak olsam, bu tablolardan birine iç geçirir miyim, diye düşündüm ilkin.Aslında hayır. Elbette benim sıradan denilebilecek kişisel tercihlerim, o yaratımların sanatsal içeriğini bozmuyor. Ama bir şey… Öyle bir şey var ki… Sana gözlerimin o tablolarda ne gördüğünü mutlaka anlatabilmeliyim.:
Derin bir bakışla tablolarda ilk gözüme değen, minyatür sanatının post modern bir anlayışa yansıması oldu. Yaratıcı’nın geçmişle bağı, yeni dünyanın gelişimine,evrensele ayak uydurmuş. O kadarla kalmamış, geçmiş gelecekle yer değiştirme uğraşı veriyor. Post modernime bir başkaldırı olduğunu düşündüğüm bir biçemde geleceğe uzanıyor.. Dünya sınırlarını zorluyor. İşte bu noktayı nasıl açıklarım bilmiyorum. Beni cezbeden, içine çeken de tam o. Yeryüzünün katmanları, gökyüzü katmanlarıyla birleştirilmeye çalışılmış. Çok fazla satır araları var bu tabloların. Minyatürlerin esin kaynağı olan tarihi olay veya kişiliğe, olanca canlı renkleriyle eşlik eden bir uzay boşluğu hakim. Minyatürlerin her biri sıkıştıkları kapandan kurtulabilmenin savaşını veriyorlar. Tıpkı bizler gibi. Gördüğüm tabloların her biri kırmızı bir gezegenden gözleniyor sanki. Bana orada ayrı bir yaşam, bir gezegen olduğunu düşündürten o kırmızı renkli yuvarlak cismin çevresindeki şekilsiz, soluksuz diyebileceğim figürlerden yola çıkarak , düş üretimimi düşünsele taşıyan bir biçimde öznenin nesneye dönüşmesi durumuyla karşı karşıya kaldım. Reel olan soyuta geçiş yapıyor başka deyişle. Elbette, henüz geçiş aşamasındalar, tam bir dönüşüm söz konusu değil. Zaman kavramı yerini usulca uzamsal olana bırakıyor. Aslında derinden bakıldığında son derece huzursuz edici. Avangard.
Nesnelerin uyumuna her zaman ilgi duymuşumdur Gewrê, fonksiyonel olmayı başarabilen bir nesne, benim açımdan aynı zamanda bir sanat eseridir de. Acaba diyorum, düşsel anlamda tarihi ,geçmiş karakterleri şimdi bulundukları varsayılan o soyut ana taşısak?.. Bizim gelecek olarak nitelediğimiz bu zaman dilimini şimdi olarak kabullensek ve oraya yerleştirsek… Gözetleyen durumundaki ile gözetlenen birleşmez mi? Bütünlük böyle bir hayal değil midir?.. Bu düşten yola çıkılarak bir düşünce yaratılamaz mı? Özne ve nesne arasında dengeleri yerinden oynatmadan korunmasına çalışılan o sıkı bağ, insanın içindeki henüz kullanılmayan gücün ulaşımına yardımcı olur, nesne nesneyle birleşirse denge kurulmaz mı? Titreşim frekansları birleşir,yaratımın sesi tekleşir. Belki asıl gerçek budur, henüz bilmiyoruz.
Sanatı, edebiyatı da içerisine dahil ederek ele alıyorum. Yine de, insan beyninin bilimsel açıklamalar sonucu ortaya çıkarılan ve henüz kullanamadığı varsayılan düşüncenin ışık hızını da aşan gücü, görsel sanatlarda daha yoğun biçimde belirginleşiyor diye düşünüyorum. Sanatın dilini, tüm dillerden bağımsız bir dil olarak kabullenmek gerekiyor bu durumda da. Eğer böyleyse tüm tezlerin, anti-tez halini alması kaçınılmaz. Tüm kurallar, kuramlar ve çerçevelere rağmen, örneğin resim sanatı yaratıcısını, edebi yaratıcıdan daha özgür kılıyor. Bu durumda dilin kullanımı ve yazım teknikleri, kuramlar vs. yaratıcıyı kendi düş gücünü zamandan soyutlayabilmekten alıkoyuyor. O zaman da dil, Whıttgenstein’ın da dediği gibi, dünya ile sınırını çiziyor elbet ve yaratım engelli kalıyor. Yazıya dayalı sanatta böyle bir sorun var sanki. Bir tiyatro oyununu ele aldığımızda da, senaryo dışına taşabilen bir oyuna izleyici olabilmek, çok da olanaklı bir durum değildir. Belki sinema… Bir parça onda da görüyoruz bu özgün ve özgür, taşan, kendi varlığını aşan ruhu. Asfalt yolda hızla dönen araba lastiklerini gözlerinin önüne getir lütfen bir an.Asfalttan sanki hırsla kopmaya, kendini kurtarmaya çalışan o lastiklerin öfkesini dışa vuran o sesten yayılan haykırış… Evet, sinema dili aracılığıyla metinden sıyrılarak, görsel yolla metindeki o duyguyu verebilmek mümkün bir parça. Fotoğraf ise daha başka. Fotoğraf sanatı, çok gerçek, çok somut veriler ulaştırsa bile elimize, orada da çerçevelerinden sıyrılan bir gözün yardımıyla , gerçek olanın içerdiği katmanları, ön sanılanın arkasını ve dahi aksini görmek mümkün. Bu durumda sınırlı sayıdaki kelimeler elimizi kolumuzu mu bağlıyorlar?
Aynı sorularla, daha başka biçimlerde İtalyan yazar Italo Calvino’nun partizan bir çocuğun gözlerinden savaşı anlattığı, daha çok sorguladığı ‘Örümceklerin Yuvalandığı Patika’ isimli romanını okurken de boğuştuğumu anımsıyorum. Romanın sonlarına doğru kısa bir paragraf vardı:
‘ Karanlıkta ağaç gövdeleri tuhaf insan biçimlerine bürünmüş. İnsan, çocukluk korkularını bir ömür boyu içinde taşıyor. ‘Belki de’ diye düşünüyor Kim, ‘tugay komiseri olmasam korkardım.Artık korkmayacak bir noktaya ulaşmak: İnsanın nihai amacı işte bu.’ O noktaya ulaşmak nasıl mümkün? Ve ne kadar doğru. Acaba diyorum Gewrê, dilimde değil, diyorum işte. Susamıyorum.
Yazar, aynı kitabın sunuşunda şöyle der:
‘ İçinde yer almadığım öyküler yazmaya başladığımda, her şey tıkır tıkır işlemeye başladı.Dil, ritm,ölçü kesindi,işlevseldi. Ne kadar nesnel, ne kadar anonim kılarsam öykü o kadar tatmin ediyordu beni.Anlamaya başlamıştım; bir öykü ne kadar nesnel ve anonimse o kadar benimdi.Her şeyin sağlam ve değişmemecesine belirlenmiş olduğu bir edebiyat anlayışı iyice kök saldı,ağacın yaşamı ile otun yaşamının karşılıklı birbirlerini belirledikleri o anıların bitki örtüsünü soldurdu,ezdi. Anı, daha doğrusu deneyim yani, anı artı o anının sende bıraktığı yara,artı sende yol açtığı ve seni farklı kılan değişiklik ,edebi eserin de(ama yalnızca onun değil)ana gıdası,yazarın (ama yalnızca onun değil) gerçek zenginliği olan deneyim, bir edebiyat yapıtına biçim verir vermez kuruyor,yok oluyor. Yazar o deneyimi yazıya geçirdikten sonra bir bakıyor, insanların en yoksulu olup çıkmış.’
Bazı açılımları, aslında bir çok açılımı felsefeye dayandırmadan yapabilmek, benim açımdan neredeyse imkansız. Soru sordukça hep dediğim gibi varlığın oluş süreçleri karışıyor ayak izlerine.O yüzden ben sanat soluğunun felsefeden kaynaklandığını hissediyorum. Edebiyatı da felsefeden ayrı düşünmek olanaksızlaşıyor böylece. Soru olmadan yanıt doğamayacağına göre… Bir kere daha şunu söylemeliyim ki, özellikle Kürt edebiyatında, dolayısıyla Kürt kökenli yaratıcılarda gözlediğim bu boyut aşımı , beni ayrıca düşündürüyor. Kültürün yarattığı ve kendiliğinden oluşan bu vizyonun nasıl olup ta yaratıcının kendi içerisinde kaldığını, dışarıya taşamadığını gözlüyor, gözlüyorum… En sonunda edebiyatın sınırlarına gelip dayandırıyorum meseleyi ve soruyorum kendime: Acaba yaratıcı düşünü,derdini, anlatısını harf birleşimleriyle oluşturduğu değil de, renk ve şekil birleşimleriyle oluşturacağı o dünyaya yansıtsaydı, nasıl olurdu?..
Şiiri de içine katarsak edebiyat adına yaratılanların bir çoğunun duygunun o çok düğümlü tellerine takıldığını gözlemekteyim. Bir okurum hemen aklıma geldi; Mir Quasimlo.Onun ikinci kitabı ‘Giyanen Bahozi’… Kitaptan birkaç bölümü Ali Fikri’den rica ettim, çevirdi sağ olsun. Yanılmış olacağımı sanmıyorum, ancak kitabın tamamını okuyamadığım için bütününe de haksızlık etmiş olmak istemem.Sadece ,dinlediğim bölümlerde o derin duygu akışının yarattığı sıkıntıyı bir kez daha gördüğümü söylemek istiyorum. Elbette yazarın bir derdi var, biliyoruz ki dertsiz edebiyat olmaz. Ama eğer dert ,anlatının üzerinde baskı kuruyorsa ,yani yazar farkına varmadan anlatıcısına hükmediyorsa, anlatı geride kalıyor. Böylece metin edebi değerinden yitiriyor.Bunu yazarın kendisine de anlatmaya çalıştım. Bana kitabın özellikle son bölümlerinin oldukça ağır bir felsefe içerdiğinden söz etti. İşte tam da bu, Calvino’nun biraz da anlatmaya çalıştığı gibi… Belki yazar o kitabı, sadece can alıcı gördüğü o vuruşu yapabilmek için yazmış. Yanlış değil ama sorunlu. Yaratıcı tek noktaya kenetlendiğinde metin akmıyor. Rahatlığını, doğurganlığını kaybediyor. Serbesti yok oluyor, baskı bir güce dönüşüyor. Okur, sonunda anlatılmak istenileni anlasa bile üzerinde düşünme ve biçimleme gereği duymuyor. İki artı iki eşittir dörtte kalıyor. Oysa, bir metin okura geçtiğinde beş edebilmeli. Ahmet Güneştekin’in eserlerini yakından gördüğümde ,iki artı ikinin üç ettiğini bile iddia edebilirim mesela, buna eminim. Aynı hissi Hasane Mete’den, Enver Karahan’dan, Helim Yusıv’den, örtülü ödenekten de olsa Jan Dost’tan , çarpıcı bir biçimde şair Metin Gaygalak’tan da aldım. Bir fikir de fotoğraf çeker gibi, resim yapar gibi yani, görsel yanıyla ele alınıp kısıtlı olsa da kelimelerde hayat bulabilir pekala. Bulmalı diye düşünüyorum doğrusu Gewrê. Daha insan kendi gizemini özgürce yeryüzüne üfürmedi! Bence tabii.
Paul Auster’ı çok severim. Edebiyat yoluyla yazı yazmanın püf noktalarını, son derece edebi bir dille olay örgüsünün arasına sıkıştırarak aktarabilen, bence tek örnek yazar . Bir kitabında ki, şimdi adını anımsamıyorum; romanının kahramanı yaşlı, kör, tekerlekli sandalyeye mahkum,huysuz ve aksi bir sanatçının bakımını, ev arkadaşlığını üstlenir. O romanı okurken, sanatçı kahramanın yerine Proust’u koymuştum hayalimde. Yazarın onun yaşamından esinlendiğini düşünmüştüm. Roman boyunca iki kahraman arasında geçen diyaloglar ,bir yazı atölyesinde ele alınması gereken tarzda gelişir. Sanatçı, yardımcısı aracılığıyla çevrede olup bitenleri kör gözleriyle görmeye çalışırken, genç adamı da zorlar. Renkleri ifade edebilmekten tut, ağaçların o günkü doğayla birleşimi, insanların yüz ifadeleri, evin çatısına konan bir kuş, dalgalar ve o ana dair her şey… Hala etkisindeyim o romanın. Zaman zaman yürüyüş yaptığım anlarda, özellikle kendimi ve eğer yanımda birisi varsa onu da dahil ettiğim bir oyun oynarım. Öyle ilginç manzaralarla karşılaşıyor ki insan, durumun netliğini bırak, o durumun bir çok çağrışımını yaşatıyor insana beyin. Hep sorarım: Hah, bunu anlatmayı dene bakalım. Bu görünümü nasıl yazarsın?..
Bence de doğadaki her şey felsefe içeriklidir. Neye göre, burası tartışılır. Ancak bir şeyin birden çok açılımı, hali olduğuna göre, birden çok da anlatım yolu olabilmeli, öyle değil mi?.. Sınırlar zorlanmadıkça, yalnızca tel örgüler olarak kalmaya mahkum olurlar. Onun gibi. Mir Quasimlo’nun sözünü ettiği felsefik düşünce, bir veya iç içe geçen birkaç tatlı öykü eşliğinde naturasına uygun, ancak edebiyatın kendi gerçeğini de atlamadan dolu dizgin bir hazla da işlenebilirdi. Mesele ne anlatılacağı olduğu kadar, hatta daha çok nasıl anlatılacağı olabilmelidir. Konuyu nakış gibi işleyen, yazarla okur arasındaki iletişimi gerçekleştiren, anlatım biçimidir kısaca. Nasıl anlatıldığı da bu yüzden önemli. Hiç bir insanın diğerine benzemediğini düşünürsek, buradan yola çıkabilirsek, ne çok anlatı düzeneğiyle karşılaşırız bir düşün. Bunun için kalıpların birazcık esnetilmesi gerekir elbette. Kime göre? Yaratıcıya,yaratıcının düşünce hızının ulaşabildiği boyuta göre.
Gerçek şu ki, okuyarak derinlerinde gezinebildikçe Kürt yaratıcıların yarattıkları dünyalar içselliklerinin dışına, evrene ve benim gözümle çok daha uzaklara dayanabiliyor, öyle gözlüyorum. Mesele kişisel benliğin ötesine uzanabilmekte galiba. Üçüncü bir gözü kabullenmekte. Öyle sanıyorum. Üç boyutlu da yazılabilir. Bana bakma Gewrê, ben henüz düşlerimden düşünce üretme aşamasındayım. Bir kere daha söylemiştim, tekrar etmek zorunluluğunu hissediyorum, bizler geri kalmışlığımızın imleriyle yaşarken kasıldığımız kadar, yazarken de kasılıyoruz. Bu net, somut bir gerçek. Boyut atlamadan önce bu gerçeği kabullenmeliyiz, bana öyle geliyor. Akmak zorunda anlatılarımız,akışkan olmak zorunda. Olduğu yere basmakta ısrar ettikçe , tekrar tekrarı doğurmakla kalmıyor, anlatılan ile anlatılmak istenen arasındaki bağ zayıflıyor. Mesafe açılıyor.
Bir okurum daha bir kitabını yolladı bana. Bu kez kitabı okuyabilme fırsatım oldu, Türkçe yazılmış. Yazarımızın adı İlhami Sidar ve kitabının adı ‘Yol’. Aynı kopukluğu onda da yaşadım. Anlatılmak istenen o kadar baskın ki, anlatılamıyor. Çünkü anlatıcısına geçit vermiyor. Bu tür zorlamalarla karşılaştığımda, aklıma nedense hep Mehmet Uzun geliyor. Bana göre çok başarılı bir deneme yazarıdır Uzun. Romancılığından çok severim deneme yazılarını. Belki, diye düşündüm Yol’u okurken, içerik roman anlatısı yerine, deneme anlatısı olarak ele alınsaydı müthiş olabilirdi. Duygu muhteşem, gözlem muhteşem, varılmak istenilen yer benim için hep varmak istediğim. Ama bir roman için anlatı tekniklerinde sorun var. Var, çünkü duygular ;anlatıcıyı da anlatılanı da, anlatılmak istenilenin de üzerini örtüyor. Özellikle betimlemeler… Ve edebi olabilme kaygısı. Biliyor musun, yaratıcıyı yaratımdan uzaklaştıranın sanatsal kaygılar olduğu konusunda artık daha netim. Eğer, mesele zihinsel düzeyde kuram, kural ve çerçevelerden ayrı tutulabilse, yaratım süreci hem yazar açısından daha keyifli bir hale gelecek, hem de müthiş doğumlar yaşanacak artarda.Bilmek başka bir şeydir, bilineni aktarabilmekse özgürlük kavramını beraberinde gerektirir.
Yaratım sıkıntısını iyi bildiğimi sanıyorum.İç duygular öylesine hassaslaşabiliyor ki yazarken, o duygular metne sinemiyor bu yüzden. Neden? Çünkü gerçekte o duyguların yaşamda birebir karşılığı olmuyor, onlar yalnızca edebi bir akış yaratılabilmek için sanki yeniden tasarlanıyor. Betimleme sanatını en iyi icra eden Kürt yazarların başında Hasane Mete gelir bence. Bu bir kıyaslama değil, Auster, Calvino gibi bir örnek sadece. Bir yol anlatır Hasane Mete, Günahkar Sözler’inde. O yol uzar, uzar, uzar. Kaç sayfaya yayıldığını anımsamıyorum. Okur, sadece betimlemelerle eşlik eder o sayfalara. Görüyor gibisinizdir siz de, orada gibi, o anı yaşıyor gibi… Bu edebiyat. Doğal, berrak, akışkan. Gözlerin önünden kayıp yitiyor, ardında muhteşem bir haz bırakıyor üstelik. Bu yaratılabilir. Ve bence ötesine geçilebilir. Kaygılardan arınarak belki. Belki posta takılmadan, şartlanmalardan uzak kalarak. İçin de içindekine kulak vererek biraz belki.
Acaba’dayım hala Gewrê’ciğim, hiç üstüme gelme. Acaba… Takılı kaldım ben üçüncü boyutta.
AYLİN UNEK..