İnsanlığın Kurtuluşu Şafağında Sorunlar Ve Öneriler-1-Savaş ÇELİKER
Haziran 25, 2009 by Genelce/
Filed under Bilim, Savaş Çeliker, Sosyoloji, Yazar
SORU 1 : AMACINIZ NEDİR?
İnsanlar doğarlarken eşittirler; ölürlerken de eşittirler. Ama yaşarken eşit değildirler. Neden? İşte bizim asıl amacımız, bu haksız, adil olmayan, dengesiz durumun ortadan kaldırıldığı bir toplumun kurulmasıdır.
Bu bağlamda, insanları para ve çıkar sistemlerinin sömürü ve esaretinden kurtararak, gerçekten özgür insanlar haline getirebilmektir.
Yaşama, çalışmaya, üretmeye ve doğaya dönük anlayışları radikal bir bilinç devrimiyle kökten değiştirerek, gelecek toplum işleyişinin en iyi şekilde işlemesini sağlayabilmektir.
SORU 2 : RADİKAL BİLİNÇ DEVRİMİ NE DEMEKTİR?
İnsanlar içine doğdukları veya içinde bulundukları ortamlara uyum sağlama eğilimindedirler. Düşünce ve fikirlerinizin, sorunlara eğilme ve onları çözme metotlarınızın ve davranışlarınızın mevcut politik, sosyal, dini ve ekonomik kurumlardan oluşan sistemden etkilenmediğini düşünemezsiniz. Bu bakımdan insan, her çağda ve her sistemde farklı bilinçte olur ve farklı davranışlarda bulunur.
Para ve çıkar sistemlerinde insan, mülkiyet duygularından bugüne kadar kurtulamadığı gibi, bundan sonra da kurtulamayacaktır. Oysa basitçe düşünelim biraz; örneğin oturduğunuz evle, üzerinde meyve ağaçları yetiştirdiğiniz toprak parçasıyla mülkiyet ilişkisi kurmak zorunda değilsiniz. Gökyüzü herkesindir. En azından şimdilik, kişisel özel mülkiyete konu edilmemiştir. Gökyüzü üzerindeki mülkiyet, hava hukuku çerçevesinde, devletlerin hava sahaları babında mütala edilebilir. Ama gökyüzü henüz yeryüzü gibi şahsi veya tüzel kişilikler nezdinde mülkiyete konu edilerek parçalanmamştır. Yeryüzünün su, petrol, gaz, maden, meyva, toprak gibi bütün kaynakları özel mülkiyete tabi tutularak alım satımın konusu yapılmıştır. Ama havadaki oksijeni şimdilik parasız soluyoruz; ağız ve burunlarımıza henüz oksijen ölçerler takılmadı. Yani oksijen üzerinde kimse mülkiyet iddia etmiyor. Herkes istediği kadar oksijen soluyabilir.
Görüldüğü gibi, doğadaki birşeyden yararlanmak için, o şeyle bir mülkiyet ilişkisi kurulması gerekmiyor. Mülkiyet ilişkisi; insanla doğa ve insanla insan arasında kurulmuş bir zorlamadır. Para, mülkiyet ve çıkar sistemlerinin savunucuları artniyetli olarak yanlış varsayımlardan yola çıkarlar. Derler ki; kaynaklar sınırlıdır, insan bencildir, rekabetçidir ve insan değişmez. O halde insanlar arasında hiçbir zaman eşitliğe dayalı bir sistem kurulamaz. Tarihte egemen olmuş bütün tiranların, kralların, imparatorların, halifelerin, papazların, sınıfların böyle bir insan tanımı yapması anlaşılırdır. Çünkü onların iktidarlarının bekası için, insanlar bölünüp parçalanmalı ve bir denetime tabii tutulmalıdır. Dünyada yaşarken içinde korku taşımayan ve diğer insanlarla bütünleşmiş insan, egemenliklere ihtiyaç duymaz. Kara, deniz, hava ordularınızı, polis teşkilatlarınızı, açık-gizli istihbarat şebekelerinizi neden kurarsınız? Çünkü birbirinizden ve diğer insanlardan korkuyorsunuz; insanlık çıkar dürtüleri üzerinde yükselen korku toplumları kurmuştur. Zaman zaman ortaya çıkan kahramanca karşı koyuşlar da ne yazık ki, bu gidişatta bir değişiklik yaratamamıştır. On binlerce yıl önce kendini kaybeden insanlık, görülüyor ki bütün bu süreçler boyunca kendini aramaktadır ve kendini ararken girdiği değişik egemenlikler altında da kendini her defasında yeniden tanımlamıştır. Köle olduğunda yasalar ve düzen kuralları başka, serf olduğunda başkadır. Ama değişmesine izin verilmeyen bir özelliği daima taşımak zorunda kalmıştır. O da çıkar dürtüsü ve bunun üzerine oturan mülkiyet olgusudur. Tabii ki, çıkar ve mülkiyetin şekillenmeleri de değişiklikler göstermiştir. Kölenin çıkarı, serfin çıkarından; köle sahibinin çıkarı, toprak ağasının çıkarından farklı biçimlerde somutlanmıştır.
Çıkar dürtüsü mülkiyet olgusunun ruhudur. Bu nedenle birbirlerinden ayrılamazlar. Radikal bilinç devrimi, işte her şeyden önce, bu çıkar ve mülkiyet sisteminin tüm biçimlerini; yani özel mülkiyeti, devlet mülkiyetini ve kamu mülkiyetini, kesin olarak reddetmek anlamına gelmektedir.
SORU 3 : NASIL BİR DEVRİM ÖNGÖRÜYORSUNUZ?
Bizim devrim anlayışımız, sistemin tüm kurum ve kuruluşlarının, değer yapılarının yıkılması temeli üzerine kuruludur. Bu anlamda toplumsal bir alt üst oluş devrimini savunuyoruz. Bu devrim, bir formülasyonla anlatmak gerekirse; anti-sistemci (anti-paracı, anti-çıkarcı, anti-kapitalist ve anti-devletçi) bir devrimdir.
SORU 4 : BU DEVRİME GİDEN YOL NASIL OLACAKTIR?
Devrime gidecek yol konusunda belirlemelerde bulunurken; gelecek toplum modeli tasarımımızı bir an bile gözden kaçırmamak zorundayız. Elbette yarının toplumunun tüm işleyiş biçimlerini bugünden kuramayız. Sistemin varlığı buna engeldir. Örneğin devrimimizin anti-paracı karakterinin bütünüyle işler hale gelebilmesi, kapitalizmin veya benzeri herhangi bir para ve çıkar sisteminin dünyada var olduğu koşullarda imkansızdır.
Yine de biz, hedeflerimizi gözden yitirmeden amaçlarımıza uygun araçlar ve metodlar kullanmak zorundayız. Örneğin politikanın olmayacağı bir toplum modelidir bizim modelimiz; o zaman daha şimdiden politikanın gerektiğinden daha fazla kullanılmasına müsade etmeyen ve esas yönelimi kendilerini yok etmeye doğru olan politik oluşumlarımız olmalıdır olacaksa. Politik protesto gösterilerini organize eden organizmalarımız, politik dergilerimiz vs. Böylesi bütün kurumlarımızda branşlaşma eğilimlerine karşıyız. Politikayı amaç edinen uzmanlara ihtiyacımız yok. Bizim bütün bu şimdilik gerekli kurumlarımızın ve oralarda çalışan insanlarımızın yolculuğu, kendi kendilerini yok etmeye giden bir yolculuktur.
Bazı arkadaşlarımız nedense hala, devrim anlayışımızın özünü kavramadıklarından, hayatta ne varsa bizim kurumlarımızda da olmalıdır gibi devrimci olmayan, aksine sistemin hayat tarzının bize sirayet etmesinden yana bir duruş sergileyebiliyorlar. Bizim her kavramımız iyi anlaşılmalıdır. İnsanları seviyoruz, bizde insan sevgisi vardır. Ama bizdeki insan sevgisi, altı boş, romantik atmosferle kaplı ne idüğü belirsiz bir sevgi değildir. Biz insanı seviyoruz, ama aynı zamanda nefret ediyoruz ondan. Egemenlikleri kutsayan yanlarından, emekli oluncaya kadar bütün hayatını para devletinin sahipleri için harcamasından, yozlaşmış hayatı sorgulamayışından, ellerini kollarını kesip çocukları dilendirmesinden, uyuşturucu satmasından ve kullanmasından, yarın kaç kişiye daha sözleşme satarım diye düşünmesinden, hergün birbirlerini kazıklamasından, Tayland’da daha on yaşında kız çocuklarını parayla satmasından, kumar oynamasından, bürokratik ve politik kurumlara yaltaklanmasından, kar ve rekabet hırsından vs. nefret ediyoruz. Bu nedenle onlara değişmeleri gerektiği çağrısında bulunuyoruz. İsyan etmeleri gerektiğini; kendilerine ve sisteme karşı isyan etmeleri gerektiğini söylüyoruz. Yaratılmış kendilerini kabul etmemek, kendilerini yaratanları ve onların sistemini de kabul etmemeyi getirecektir. Ama bizim nefretimiz insana düşmanlıktan beslenmez. Biz biraz Victor Hugo gibi, ama daha çok Maksim Gorki, Mevlana, Che gibi severiz insanı. Onlara eleştiriyle beraber hedef göstererek, değişmelerini isteyerek severiz. Ama kesinlikle tanrılar gibi değil; çünkü tanrılar insanı yakar, yok eder, cehenneme atar. Tanrılar insanı parayla, ayrıcalıklarla ödüllendirir, bunları elinden alarak eziyete iter. Bu bakımdan tanrılar daima egemenlerin safında yer almıştır. Onların sistemlerini kutsamıştır. Tanrılar insanın kendi üzerinde kurduğu en acımasız oto-kontrol ve otorite sembolleridir. Egemenler tanrılar aracılığıyla insanlara, uyulmaması halinde korkunç bir şiddetle cezalandırılacak kutsal buyruklar verirler. Bizde uyulması gereken buyruklar yoktur. Perspektifler, anlayışlar, değerler vardır. Bu nedenle bizde gerçek özgür insan vardır.
Şimdi hayata baktığımızda çok da iyi şeyler göremiyoruz. O halde bu hayatı kabul etmemiz değil, onu değiştirmemiz gerekmektedir. Önce kendimizden ve kendi ilişkilerimizden başlayarak başaracağız bunu. Perspektifimiz bu olunca, nasıl bu hayatı kendi kurumlarımızın içine taşımayı savunabiliriz. Bu arkadaşlarımıza sormak gerekir: çocuğunuzun kumarcı arkadaşlar edinmesini ve zaman zaman bu arkadaşlarını eve davet ederek kumar oynamasını ister misiniz? Ya da evladınızın; „Anne bak, bugün bir aileye aslında pek de iyi birşey olmayan bir sözleşmeyi öyle güzel süslü sözlerle sattım ki, eğer 14 gün içinde itiraz etmezlerse 20 yıl ödeyecekler, ben de her ay, belli bir yüzdelik alacağım.“ demesini, böyle bir karakterde yetişmesini ister misiniz? Bu sorulara hiç kimsenin evet yanıtını vereceğini sanmıyoruz. Peki o zaman, hayatın bu karakterlerini, bu ilişkilerini neden kurumlarımıza, örneğin derneklerimize taşıyalım. Elbette hayatta, giderek işlevselliklerini daha fazlasıyla yitiren iyi şeyler de vardır. Çıkarsız dostluklar kurma yanlısı insanlar hala vardır örneğin. Ama bu çıkarsız dostluk kavramı, sisteme karşı bir duruş sergilemedikçe boş laf olmaktan öteye gidememektedir. Yine de böylesi olumlu kavramların, insanlığın entellektüel belleğinde varlığını koruyor olması önemlidir. Biz de bu tür olumlu yanları, olumsuzlukları her an törpüleme mücadelesi vererek gerçeklikte yaşanır hale getirmeli ve geliştirmeliyiz.
Şimdi de para ve çıkar sistemine karşı toplumsal bir devrime doğru ne tür oluşumlar yaratabileceğimizi, kır ve şehir kategorileştirmesini baz alarak inceleyelim.
Şehirlerde:
- Şehirler sürekli değişmekte ve gelişmekte olan yerleşim yerleridir. Şehirler 1800’lerdeki yapısal özelliklerinden uzaklaşmış durumdadır. Araştırmalar yakın gelecekte nüfusun yarısının şehirlerde oturacağına dikkat çekmektedir. Bu nedenle BM belgeleri yeni binyılı „Kentsel Binyıl“ olarak adlandırmıştır. Şehirlerin bilgi-yoğun üretim sistemleriyle büyümesi, beraberinde yoğun sorunları da getirmektedir. Geçmiş yüzyılın hakim üretim sistemlerinin bilgi-iletişim ağırlıklı sistemler lehinde çözülüşü, yeni suç alanları yaratmakta; şirketlerin kalifiye işçiye (Bilgisayar ve Software bilgisi, birkaç yabancı dil, parayı seven esnek karakterler, kişisel ikna kabiliyetleri vb.) duydukları ihtiyaçtan ötürü hiç giderilemeyen ve tam aksine daima artan işsizlik ve yoksullaşma sorunları gibi problemler sürekli olarak artmaktadır. Bunlara bağlı olarak, şehirlerde toplumsal sağlık giderek daha fazla bozulmaktadır. Her şeye rağmen, insanların yoğunluklu olarak yaşadıkları yerler hala şehirlerdir. O halde bizim örgütlenme modellerimizde, şehirlerin özel yer ve ağırlıklarının olması anlaşılırdır.
Şehirlerde neler yapılabilir? Öncelikle şehirlerde insanlararası uzaklaşma, bireycileşme gibi sorunlara karşı, meta dolaşımını kısıtlama ve daha çok doğrudan insanlararası canlı-ortaklaşacı ilişkileri yaratma perspektifiyle hareket etmeliyiz.
Örneğin şehirdeki bir sokağı düşünelim. Bu sokakta 100 tane hane olsun. Şimdi bu her hanede, herkesin maliyetini tek başına ödediği internet bağlantıları vardır. Oysa bu 100 hane, tek bir merkezi bağlantıdan internete bağlanabilir. Böylece hem kişi başına düşen masraf azalır, hem ortaklaşacı ilişkilerin gelişmesine katkı sağlanır ve hem de şirketlere karşı başlatılan bu önemli hareketle paranın büyük miktarlarda dolaşımı da sınırlanmış olur.
Sokak sokak, mahalle mahalle böylesi uygulamalar başlatılabilir.
Çeşitli biçimlerde biraraya gelmeye başlayan insanlara, sürekli olarak sistem sorgulaması bilinci verilmeli ve özellikle insanlğın geldiği aşamada bilim ve teknolojinin olanaklarından haberdar olmaları sağlanmalıdır.
Mahalle ve okul (örneğin Üniversite) ölçekli İnfarmasyon Santralleri oluşturulmalı; böylece insanlararası yardımlaşma ve dayanışma olanaklarının yaratılması ve geliştirilimesi sağlanmalıdır.
İnfarmasyon Santralleri şeklinde örgütlenebildiğimiz her yerde, örneğin pazarlamacıları santrallerimize sokmamalı ya da en basitinden hic kimsenin pazarlamacılardan birşey almaması için herkes bilinçlendirilmelidir. Taksitle alımlar ve krediler, insanların sisteme olan sürekli esaretidir. Bu nedenle insanların taksitle alım yapmamalarına ve kredi almamaya dikkat etmelerine özen gösterilmelidir.
Yeterince gelişkinlik gösteren Santrallerde, evlerin enerji sorunlarının çözümü için, örneğin güneş enerjisi panellerinden yararlanma yollarına gidilebilir. Bunlar şimdilik pahalıdır; ama uzun vadede kesinlikle daha kazançlıdır; hem de temiz, çevreye ve sağlığa zararsızdır. Şirketler güneş enerjisini yaygın olarak kullanmazlar, çünkü onların ilk dikkat ettiği şey projelerin maliyetidir ve rekabet etme gücüdür. Elbette güneş enerjisi, ucuz fosil yakıtlarla rekabet edecek durumda değildir. Şirketler bilerek ve isteyerek; sektörlerin çökmemesi ve yüksek karları için insana ve çevreye zararlı kömür, petrol gibi fosil yakıtları kullanıyorlar. Oysa örneğin 4bin km² bir güneş enerjisi panelinden Türkiye’nin tamamının sürekli olarak enerji ihtiyacı karşılanabilir.
Mümkün olan yerlerde, insanların günlük iaşeleri de herkese kapısı açık bulunan ve oluşturulma maliyeti herkes tarafından ortaklaşa karşılanmış, düzgün, temiz ve havadar İaşe Depolarından parasız olarak karşılanabilir.
Gönüllü doktorlar, Santrallerdeki sağlık sorunlarıyla hiçbir ücret talep etmeden ilgilenebilirler.
Köylerde:
- Esas olarak köylerde de şehirlerdekine benzer öneriler getiriyoruz. Ama örneğin Türkiye gibi ülkelerde kırlardaki üretim daha çok tarıma ve hayvancılığa dayanır. O halde kırsal alanlarda daha çok, bu üretim kaynaklarının ortaklaşa kullanılması perspektifiyle hareket etmeliyiz.
Örneğin;
Elbette mümkün olan yerlerde, buğday tarlalarının ve hayvan sürülerinin ortaklaşa değerlendirilmesi; bu kaynakların sürekli üretime hazır olabilmeleri ve iyi semere verebilmeleri için gerekli çalışmaları, işlevsel bir vardiya sistemi anlayışıyla herkes birlikte yürütebilir.
Köyün enerji ihtiyacı da, şehirlerde olduğu gibi güneş enerjisinden, rüzgar veya su enerjisinden karşılanabilir. Bir akarsuya kurulacak su değirmeni aracılığıyla köyün hasat edilmiş buğdayları, arpaları un haline çevrilebilir. Bu değirmende de köy mensupları, isteyenlerin gönüllüğüne dayanarak işlevsel vardiya sistemiyle çalışabilirler.
Köylerde de Köy İnfarmasyon Santralleri kurmalıyız. Böylece bir köy; diğer köyün, şehirin, ülkenin, kıtanın veya dünyanın İnfarmasyon Santralleriyle iletişim kurabilecek; yardımlaşma ve dayanışma, gerekirse insan ve enerji kaynaklarının aktarımı sağlanabilecektir.
Bunlarla birlikte başarmamız gereken en önemli görevlerden biri de; insanların-gençlerin ordulara katılmamasını sağlamaktır. Silah ve şiddet kullanmak, başka insanları öldürmek insana yakışmıyor; bunun hiçbir onurlu tarafı yoktur. İnsanlara sürekli ordulara katılmayın, ordulardaysanız silah kullanmayın, silah bırakın çağrısı yapmak gerekiyor.
Hapishanelerdeki siyasi tutuklu ve hükümlülerle örgütlü veya örgütsüz ayrımı yapmadan iletişime geçmeye gayret etmeli ve onların özgür bırakılmalarına dönük kampanyalarımızı da düzenli aralıklarla sürdürmeliyiz. Onlar, hangi düşünce veya siyasi örgütten olursa olsun, toplumsal düzenin bozukluklarına karşı bir biçimiyle tepki vermiş insanlardır. Düşünen, sorgulayan ve yaratan insanlardır. Bu insanların hapishanelerde yıllarını geçirmeleri, bizim bir tarafımızın daima yaralı olması anlamına gelir. Bu bakımdan hapishanelerin boşaltılabilmesi, toplumsal alt üst oluş devrimi mücadelemizin daha da güçlenmesi anlamına gelecektir.
SORU 5: İNFARMASYON SANTRALLERİ NE DEMEKTİR?
İnfarmasyon Santralleri, bizim sürdürdüğümüz özgürlük ve kurtuluş mücadelemizde dayanacağımız temel örgütlenme biçimlerimizdir. Bu Santraller, köylerden, mahallelerden ve üniversitelerden başlayarak şöyle oluşturulacaktır:
Santraller politik oluşumlar değildir. Politik faaliyetleri; santrallerde sistem karşıtı politik bilinç verme ve politik gösterilere insanların hızlı bir biçimde katılabilmelerini sağlamaktan ibarettir.
Santraller, kadrolaşmaya açık oluşumlar da değildir. Bütün santrallerde, dileyen herkes yeterliliğini edinerek kendilerine uygun zamanlarda çalışabileceklerdir. Buralarda yöneticiler veya şefler yoktur.
Santraller esasta sorunların ve kaynakların tespiti ve çözüm önerileri paketleri üreten ve bu bilgileri herkese açık veriler olarak kapsamlı bir internet sitesinde dosyalayan ve düzenli olarak güncelleyen dinamik yapılardır. Örneğin bir mahalle infarmasyon santrali, düzenli aralıklarla ve herkesin doğrudan katılımıyla toplanıyor olsun. Şimdi bu santralin ilk işi, mahallenin sorunlarını, kaynaklarını ve çözüm olanaklarını tartışmak olacaktır. Sorunları kendi başlarına çözebilseler de çözemeseler de, izledikleri yolu hem kendi santral internet sitesine hem de bir üst santral sitesine aktaracaktır. Böylece santrallerarası güncel bilgi aktarımı ve gerekli hallerde yardımlaşma-dayanışma sağlanabilecektir.
SORU 6 : İŞÇİ SINIFINI NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ? DEVRİME GİDEN YOLDA İTTİFAKLARINIZ OLACAK MI?
İnsanların radikal bir bilinç devrimiyle dönüştürülerek, tarihin görmediği bir devrimi gerçekleştirme mücadelemizde, esas gücümüz doğrudan bizimle çalışmaya başlamış insanların kendisidir. Bunlar bizim özel ve esas gücümüzü oluşturur. Elbette sistemin, Para Devleti perspektifiyle mutlak bir güç yaratmaya doğru evrildiğini görünce; yakın dönemin sosyal şekillenişine uygun yaklaşımlar ortaya koymak da gerekmektedir.
Kısa bir bakış bakın bize neler gösteriyor. Yakın gelecek yoksullaşmanın mutlak ve derin artışına tanık olacaktır. 1800’lerdeki niteliğinden çoktan uzaklaşmış bulunan işçi sınıfı, giderek kapitalizmin ve firmaların daha fazlasıyla ayrılmaz dayanakları haline gelecek ve kabul edilmesi zor olsa da ne yazık ki bu sınıf, yoksulluğa dayalı sistem karşıtı hareketlere daha fazlasıyla düşmanca davranacaktır. Özellikle 2. Dünya Savaş’ından sonra Burjuvazi, işçilerin üretimdeki ve sömürüdeki yerini çok iyi anlamış ve işçilerin psikolojik ruh hallerini, onların maddi yaşam koşullarını ve çalışma şartlarını iyileştirerek sistem lehine çevirmeyi çok iyi başarmıştır. İstisnasız her işçi, iyi bir firmada işe girmek ve orada emekli oluncaya kadar çalışmak ister. Çalışma eylemi, şirketlerin piyasaya sürdüğü çeşitli yan ürünlerle de dolaylı olarak ödüllendirilerek işçilerin, salt kendi çıkarlarını düşünen bencil bir sınıf haline gelmesi ve daha önemlisi çalıştığı şirketle bütünlüklü bir ruh haline kavuşması sağlanmıştır. Bu nedenle batan şirketlerin kurtarılmasını ilk isteyen işçiler olur; meydanlara çıkıp „Biz Opel’iz!“, „Biz Karstad’ız!“ diye bağırırlar. Ama sorun sadece ruh haliyle de ilgili değildir; işçiler artık bütünlüklü homojen bir yapı da oluşturmuyor; „sağlam“ şirketlerde iş bulmuş işçilerin yaşam standartı da kötü değildir; artık tek göz odalarda onlarca kişi birlikte kalan ve sigortaya, emekliliğe, dükkana, eve, arabaya… sahip olmayı hayalinden bile geçiremeyecek işçilerle karşı karşıya değiliz. Görüldüğü üzere; çalışma kapitalizmi geliştirmiş ve kapitalizm çalışmayı ödüllendirmiştir. Ne yazık ki bugüne kadar bu çıplak gerçeğin yeterince farkında değildik. Ancak bu sürecin de sonuna gelinmiştir. Parasal çıkar sistemi işlemez hale gelmiş; şirketlerin istihdam alanları daralmış, insanlar borç kıskacında alım güçleri günden güne düşerek yaşamaya başlamışlardır. O halde yakın geleceğin kaçınılmaz sonuçları; daha fazla işsizlik, yoksullaşma, şirket iflasları ve şirket birleşmeleri olacaktır. Bugün bütün dünya genelinde, kapitalizmin üretim, dağıtım, bölüşüm süreçleri ve bizatihi üretilen ürünlerin nitelikleri sorgulanıyor. Kim için, ne için çalışıyorum, satın aldığım şey nedir, buna ihtiyacım gerçekten var mı? soruları soruluyor. Bu sorgulamalar, yeni anlayışların önünü açıyor. Bizim gibi özgürlük, eşitlik ve çıkarsızlık mücadelesi verenlere avantajlar sağlıyor.
Anlatmak istediğimiz gibi; mevcut siyasi, dini, ulusal akımlar ve bunların cisimleşmiş örgütlenme ve programlarından farklı düşündüğümüzden ötürü, sistem içinde kalan hiçbir akım veya örgütlenmeyle bir ittifakı düşünmüyoruz. Bizim örneğin Afganistan’daki, Irak’taki işgallere karşı çıkıyor olmamız, İslamiyetle bir ittifak kurduğumuz anlamına gelmez. Temel olarak biz; sistemde var olan bütün siyasi, dini rejimlere ve tüm devletlere karşıyız. Amacımız da insanlar üzerinde yeni iktidarlar kurmak olmadığından, sistemin politik oyunlarına alet olmak da istemiyoruz. Çünkü düzen içerisinde parlamenter politik mücadele yürütmek, bin yıllardır süren koca oyuna katılmaktan başka birşey değildir. Buna rağmen, insanlara daha hızlı ve daha kolay ulaşabilmek açısından ortaya çıkan olanakları değerlendirme çabasından da uzak duramayız. Bu bakımdan, örneğin Çağrı’larında olumlu fikirsel yönelimler gördüğümüz, ÖDP’den ayrılanların oluşturduğu Özgürlükçü Sol Hareket’in içinde neden çalışmayalım? Ama burada da bir ittifak değil, legal bir oluşumun olanaklarından yararlanabileceğimiz yere kadar yararlanma söz konusudur. Özgürlükçü Sol Hareket gibi çıkışlarla, onların iyi niyetli yaklaşımları devam ettiği müddetçe dayanışma içinde olmak, birlikte eylemler örgütlemek bizim açımızdan hiçbir sorun teşkil etmez.
Savaş Çeliker
22.06.2009














































Comments
Tell us what you're thinking...
and oh, if you want a pic to show with your comment, go get a gravatar!