Kurtarıcı Aşk – Olca BAL

Haziran 14, 2009 by Genelce/  
Filed under Edebiyat, Yazar, Öykü

s4josephinewall097preluzu4_1_-300x240Mehmet hakkında anlatılanlara inanmadığımdan yaşadığı şehre gitmeye karar verdim! Gözlerimle görmek istiyordum anlatılanları, ortak dostlarımız bitmiş ve tükenmiş olduğunu anlatıyorlardı, dosttum olarak yardım elimi uzatabilmem için. Durumunu en açık şekliyle anlamak zorundaydım Benim tanıdığım Mehmet çakı gibi bir delikanlıydı, güçlüydü, hayat acımasızca üstüne de gelse, Mehmet bir adım bile geri atmadan, gülerek zorlukların üstüne yürürdü. Hali ormanların kralı bir Aslanı andırır, gerektiğinde içindeki Aslanı hayata sürerdi! Çevresindeki insanlar onu tutkuyla izler, var olan sağlam kişiliğine hayran olurlardı. Hakkında işittiklerim beni etki altına almış ve yol boyunca arabamı kullanırken, ister istemez şimdiki halini düşünerek, kendimce onu yargılıyordum.
Ne oldu sana Mehmet, sen kendini terk ederek bir başka varlık mı gönderdin yerine? Yoksa kendini bizlere sağlam ve güçlü göstermen bir rolden ibaret miydi? Eyer öyleyse Mehmet, rolünü en güzel şekilde oynayarak, bizleri de inandırdın güçlü olmana. Ya da yılların biriktirdiği acılar, yüreğini mi esir aldı bir anda, güçlü Mehmet’in bu yıkılışı, inanamadığım yükseklerden yerlere inişi, belkide istemeden kendini yok edişi.
Mehmet kendini odasına kapatmış, 2 ay çıkmaz olmuş gün yüzünü, yatağında oturarak, bir elinde viski bardağı içtikçe içmekteymiş, boşaldıkça doldurmaktaymış, arka arkaya devrilen bardaklardan efkarlanarak, gözlerini kapatıp kendi yazdığı duygu esintisi şiirlerini peş peşe okur, sanat dolu ruhundan yapa yalnız oluşuna dönerek, yüreğini acımasızca ezenleri düşlerken, yavaşça başını yastığına dayar ve yorganını sımsıkı kendine sarar, sanki bir sıcaklık, bir nefes hissetmek istercesine, kurduğu hapishanesinde yaşamaktaymış. Anlatılanlara göre, gözlerini her gece tavana diker, kendisiyle sessizce konuşur. Aşk sen bana çok uzaksın, belkide ben senden çok uzaklardayım, yüreğim hasret, ben hasret sana! Bir tomurcuğunu ekseler içime, yeşerdikçe yeşerse, ruhum yeni baştan yücelse.
Nihayet Mehmet’tin yaşadığı eve varmıştım, Arabayı park ederek aceleyle kendimi dışarı attım ve hızla evin kapısına yürüdüm, kapı açık olduğundan tıklayarak içeriye girdim. Annesi ve babası, Mehmet’in odasının kapısına dikilmişlerdi, aç oğlum, aç şu kapıyı diyorlardı; arkalarında dikiliyordum ve öksürerek geldiğimi belli ettim. Beni gördüklerine çok sevindiler! Annesi birden boynuma atılarak ağlamaya başladı, halimi, hatırımı bile sormadan; Oğlum Emirim çok şükür geldin, en iyi dostusun, seni sevdiği gibi kimseyi sevmez, dinlerse seni dinler, kurtar oğlumu yardım et bizlere! Hallerine çok üzülmüştüm, durgun bir sesle! Sizler evden gidin, içinizi ferah tutun dedim ve gittiler.
Kapısının önünde bir zaman dikildikten sonra seslendim; Benim Emir, hadi aç kapıyı! Açmadığı gibi cevap da vermiyordu! Ne yapacağımı düşünmeye çalışırken, içimdeki ses bana, boş ver hiç düşünme, kır kapıyı gir içeri dedi, kendime. Omzumla hızla yüklenerek kırdım kapıyı, içeriye daldığımda karşılaştığım manzara, beni şoka uğratmıştı. Şaşkınlıktan ne söyleyeceğimi bilemedim. Mehmet’te bakıyordum, bağdaş kurmuş yatağına saç sakal birbirine karışmış, o kocaman parlayan yeşil gözleri kısılmış, göz rengi grileşmişti. Göz kapaklarının altı ise çukurlaşmış ve mordu. Bana boş bakmaktaydı, hiç bir tepkisini göremedim sanki hafızasını kaybetmiş, kendini ve kimseyi tanımıyormuş gibi. Yerdeki serili halı gözükmüyordu bile, üstü okuduğu kitaplarla ve yazıp çizdiği kağıtlarla yığılmıştı. Karşısında dikilerek hala Mehmet’i seyrediyorum ve bir yandan ne yapmalı diye düşünürken, gözüme yatağının başında asılı olan gitarı çarptı. Gitarını alarak kucağına bıraktım, gözlerine derince bakarak usulca çal dedim. Bende yatağın öbür ucuna oturdum, sessizce beklerken 2 saat dolmuştu! Bu sefer gene usulca, eski günlerimizin hatırı için çal dedim.
Birden yumuk ellerini açarak gitarına dokundu, ayaklarını yere basarak gitarını kucağında çalma biçimine aldı ve canla başla, ruhuyla tellerine vurmaya başladı, eskiden olduğu gibi o insanın içini yumuşatan, duygulara boğan sesiyle parçalar söylemeye başladı. Bir yandan da gözlerinden durmak sızın yaşlar akıyordu. İçimden, sen ölmedin, yaşıyorsun! Tek derdin yıllardır yalnız kalışın, alışamadığın tek nefesin. Kararlıydım! Odasında, kendine kurduğu zindanı yıkmadan gitmeyecektim, en azından gün yüzüne, günlük hayatına dönmeliydi.
1 ay sonra, bir başka şehirde.
Satıcı olarak çalışan bir genç kız, hafiften huysuz ama şirin mi şirin. Kocaman gözleri, simsiyah göz bebekleri ve upuzun kirpikleriyle ceylan gözlüydü. İncecik beli, zarif yapısına son derece uygundu. Simsiyah parlayan saçları, zifiri karanlıkta bile ışıldardı. Bu güzelliğe sahip insan, alçak gönüllü olduğu kadarda, çok iyimserdi. İnsanlara sevgiyle yaklaşan, sıcaklık gösteren bu genç kız adeta bir melek kadar masum ve iyi kalpliydi. Dünyada tek istediği, mutlu yarınlara sahip olmaktı. 29 yaşında olmasına rağmen henüz hiç evlenmemiş ve ailesiyle yaşamaktaydı. Gerçek aşkı bulmadan, evlenmeye niyetli değildi.
Annesi bazen kendisine takılır, kızım evde kaldın ne olacak senin halin, kaç isterini geri çevirdin der ve kızardı kızına. Mürvet ise kahkahayla gülerek; Anneciğim, ben senin vaaz geçemediğin nostalji filmlerdeki aşkı istiyorum. Ah kızım diye annesi içini çekerek, öyle aşklar sadece filmlerde olur! Mürvet başını hayır dercesine sallayarak, ben inanıyorum, gerçek aşkı bulmadan evlenmem derdi.
Her gece yatağına uzandığında, tanımadığı sevgiliyi düşler, gözleri yeşil olan, buğday tenli bir delikanlının hayaliyle uykusuna dalardı, Sabah uyandığında, ilk işi çiçeklerine gitmekti. Oturma odası saksı çiçekleri ile doluydu, hepsini kendisi alır, büyük bir sıcaklıkla, sevgiyle besler, büyütürdü. Her çiçek saksısı, ayrı ayrı dertleştiği arkadaşlarıydı. İçinde kopan fırtınaları, çiçeklerine dökerek dindirirdi, özlemlerini ve isteklerini onlara anlatırken, elleriyle yapraklarını okşar ve dudaklarıyla sıcacık öpücükler kondururdu. Mürvet’in aşırı duygusal ve hassas olduğunu bu görüntüler gösteriyordu zaten. Aslında her insanın derdi ve acıları olduğu gibi, dışarıya karşı ne kadar neşeli de gözükse, Mürvet’inde acısı derindi yüreğinde, çünkü yıllar önce çok düşkün olduğu ablasını kaybetmişti. Ne kadar hayat devam etse de, ablasının özlemini hep çekmekteydi.
Bir sabah aynanın karşısında saçlarını tararken, dalmış kendi yüzünü seyretmekte ve başlar kendisiyle dertleşmeye. Ya Mürvet, sen ne aptal bir kızsın, 29 yaşına geldin ve hala tanışamadığın aşkın peşindesin. Belki de annem haklı, böylesi güzel aşklar, sadece filmlerde yer alır, yani benden çok uzak der ve üzülerek başını yere eyer. Artık Mürvet ‘de yarınlara olan umudunu yitirmekteydi.
Birden aklına, gece gördüğü rüya gelince, tüyleri ürperir ve başını aynaya doğru kaldırır. Kendi gözlerinin içine derince bakarak, büyük bir heyecanla Allahım der, rüyamda bana Ay dede güldü, gökyüzünden doğru bana bakarak güldü, rüyasını hatırladığında biraz olsun içi rahatlamıştı, hayırdır Allahım hayırdır der! Ve hazırlanarak işine gider.
Akşamüstü evine geldiğinde duşunu alarak, oturma odasındaki koltuğa uzanır ve çiçeklerine göz gezdirmeye başlar, bu arada cep telefonu çalmakta, açarak alo der. Arayan yabancı bir ses, alo Semra hanımla mı görüşüyorum. Hayır, ben Mürvet’im, herhalde yanlış aradınız. Karşıdaki kişi özür diler ve iyi günleler hanım efendi, rahatsız ettim der. Yarım saat sonra gene cebi çalar ve gene aynı ses, bu sefer Mehmet mahcup duruma düşerek kusura bakmayın der, inanın kasten yapmıyorum, demek ki bir numarayı yanlış yazmışım, çok ta önemli bir görüşmeydi.
Bir anda Mehmet’tin ses tonu, Mürvet’in içini ısıtmıştı önemli değil diyerek ismini sorar, beriki Mehmet diye yanıtlar ve ikisi de gülerek sohbet etmeye başlarlar. Tatlı sohbetleri bir hayli uzar. Birbirlerini görmemiştiler ama konuşmaları çok uyumluydu. Günler geçiyor, ikiside birbirlerini sürekli arıyordu. Telefonda konuşmaları aralarında büyük samimiyet ve sıcaklık yaratır, görüşmeye karar verirler. Mürvet, Mehmet’ti evinde yemeğe davet eder. İkisini de müthiş bir heyecan sarmıştı, elleri ayakları birbirlerine dolanır. Sohbet olağan üstü güzeldi ama ya görüştükten sonra ne olacak diye iki sinide düşünce sarmıştı. Belkide görmeden birbirlerine aşık olmuştular! Ve o gün gelir, Mürvet en samimi olduğu kız arkadaşıyla yemekleri hazırlar, ablası da bir yandan sofrayı kurmakta.
Mehmet bir saat uzaklıkta oturduğundan yola çıkmıştı bile ve arayarak 10 dakika sonra orada olacağını söyler. Mürvet ise çocuklaşarak, oradan oraya yürümekte, içi içine sığmıyordu artık. Mehmet arabasından inerek, Gitarı elinde binaya doğru yürümeye başlar. Her attığı adım kendisine, geçmişinde yaşadığı acıları hatırlatır. Mutlulukla hüznü bir arada yaşayarak tan, gerimi dönsem diye içinden geçirir ama nereye kadar kaçacaksın der ve zili çalar. Merdivenlerden çıkarak ikinci kata ulaştığında, kapının açılmasıyla Mürvet’i karşısında bulur. Ceylan gözlerine dalarak, yüreğine ekilen aşk tomurcuğunu hisseder. Mürvet ise Mehmet’tin parlayan yeşil gözlerinde kaybolur tıpkı düşlerinde olduğu gibi.
İki genç, ilk görüşte birbirlerine aşık olmuşlardı! Sessizce, gönüllerinde dolup taşmakta olan mutluluk coşkusunu yaşarken, yemekler yenildi. Sonra hep beraber oturma odasına geçildi. Mehmet aldı gitarını eline, Mürvet’in gözlerinden ayırmadan gözlerini, çaldı peş peşe. Büyüleyici sesiyle ve geçmişin en romantik parçalarıyla, odaya sihirli bir sıcaklık katarak, ağlattı her birini!
Evine döndüğünde Mehmet, yıllar sonra, ilk defa kabuslardan uzak, uykusu bölünmeden huzur içinde uyumuştu. Artık iki genç birbirlerini görmeden yapamıyordu, Çalışmadıkları günleri denkleştirerek, buluşur ve yüreklerinde biriken özlemi giderirlerdi. Gerçi hasretini çekmek bile güzeldi, böylesi yüce bir aşkın.
Gel zaman, git zaman aradan üç ay geçer ve buluştukları bir günde, Mehmet ciddi bir duruşla, Mürvet’tin gözlerinin içine bakarak, ellerini de sıcacık avuçlarının arasına alır, kendisine deliler gibi aşık olduğunu söyler ve artık sensiz bir hayat düşünemiyorum der. Duydukları karşısında, gözleri dolar Mürvet’in ve ağlamaya başlar. Yaşlar yanaklarından süzülerek indiğinde, Mehmet elleriyle siler. Mürvet hayatında ilk kez, acılarından uzak sadece mutluluğuna ağlamıştı.
Ve o an duygusal anlar başlar! Mehmet ateşli dudaklarını, sevdiği kızın dudaklarına götürerek, yumuşacık bir tüy gibi, sıcacık öpmeye başlar. İki gencin ayakları yerden kesilmiş ve ısınmış yüreklerini taşıyan ruhlarıyla gökyüzüne doğru uçmaktalar. Tenlerine, yıldızların ışıntısı yansırken, dolu dolu parlayan yeşil göz ve uzun kirpikli Ceylan göz, birbirlerine sevgiyle bakarak. Biz bir ömür, beraber yaşayarak, yaşlanacağız der!
Yüce Allahım, Mehmet ile Mürvet’te bir ömür mutlu ve huzurlu yarınlar nasip eylesin! Ve nice Yalnız gönüllere, hasretle mutlu yarınları bekleyenlere, her birine, gönüllerine göre birer insan versin!
Mutlu olmak her insanın hakkıdır! Yaşamda tek başımıza kalışlarımız, bizleri zamanı geldiğinde yok eder!
Çünkü yalnızlık sadece Allah’a mahsustur!
OLCA BAL
13.5.2009 DÜREN

  • Share/Bookmark
Burada Reklam yayınlanır.

Comments

One Comment on "Kurtarıcı Aşk – Olca BAL"

  1. melekkk on Sal, 16th Haz 2009 21:33 

    bu bir masal da olsa. gerçeğe çok yakın bir masal. ve aşkın bir merhaba da olduğuna inananların ömür boyu süreceğine de inanması gerekiyor diye düşüünüyorum. yeter ki sahipsiz kalmasın aşk. tüm yazılarınızdaki sevgi yi bu yazınızda da bulmak çok güzel. sevgimle kalın.

Tell us what you're thinking...
and oh, if you want a pic to show with your comment, go get a gravatar!