1922 TARİHLİ KÜRT OTONOMİSİ KANUNUNUN METNİ, Lozan Konferansı’na Doğru
Haziran 2, 2009 by Genelce/
Filed under Haber, Said Veroj, Yazar
Kürt Otonomisi Kanunu’nun Metni-Mustafa Kemal Atatürk’ün Kürt Meselesi, Yazı Dizisi-SON
1919-1923 Yılları Arasında Mustafa Kemal Atatürk’ün Kürt Meselesi Karşısındaki Tutumu ve 1922 Tarihli Kürt Otonomisi Kanunu’nun Metni.
Lozan Konferansı’na Doğru
Paris’te 1919′un Ocak ayından ta 1920′nin Ağustos ayına kadar devam eden barış görüşmelerinin sonucunda Sevr Anlaşması meydana gelir. Bu anlaşma, 433 maddeden oluşuyor. 62. 63. ve 64. Maddeleri içine alan üçüncü bölüm Kürdistan adı altındadır. Osmanlı Devleti adına bunu imzalayanlar General Hadi Paşa ve Rıza Tevfik Bey idiler, ki her ikisi de Bern’de Osmanlıların temsilcisi olan Reşad Bey’le beraber senatördüler. Müttefik ülkelere nazaran diplomatik temsilcilikleri en alt düzeydeydi. Bu konu için önemli olan şu ki Osmanlı Devleti Parlamentosu, Kemalist hareketin baskısı altında, bu anlaşmayı asla kabul etmez ve bu konudaki onayını vermeye rıza göstermez. Sevr’in imzalanmasıyla Türkler, yorulmaksızın bu anlaşmanın etkisizleştirilmesi için çalıştılar. Bu plandan da akıllı bir şekilde başarıya ulaştılar.
Kemalist’lerin savaştığı bir diğer cephe de diplomasi cephesi idi. Bu günlerde Kemalist’ler için en önemli adım, 12 Mart 1921′de Sovyetler Birliği ile bir anlaşma imzalamalarıydı. Bu anlaşma, Kürt özgürlüğünün geleceğini iki yönden tehlikeye attı. Bir defa bununla, Kürtlerin bütün ulusal ve insani haklarını inkar eden Türk Ulusal Pakt’ını resmi olarak tanıttı. İki, Sevr Anlaşması’nı geriye atar ve Türkiye’nin de buna bağlı olması konusuna hiç bir önem verilmez. Anlaşmanın ilk maddesinde, iki taraf da yeni Türk hükümetinin uluslarası hiçbir anlaşmayı tanımayacağı konusunda anlaşacaklar. Yani yeni Türkiye Milli Hükü- meti buna bağlı değil ve bunun uygulanması da mümkün değil. Sovyet’lerle Türkiye arasındaki anlaşma, Kemalistler için büyük bir güç, daha büyük bir umut meydana getirdi ve Sevr Anlaşması’nın bozulması için oldukça tehlikeliydi. Bu aynı zamanda, Türk ulusal sorununun evrensel-leştirilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması için ilk sağlam temeldi.
11 Ocak 1921′de yapılan savaşta, Yunanlılar yenilir. Kemalistler bunda büyük bir askeri başarı kaydederler. Yunanlılar İzmir ve çevresinden tamamen çekildiler. Diplomatik düzeyde de Kemalistler, Sovyetler Birliği, İtalya, Fransa ve Amerika Birleşik Devlet’leri ile çok güçlü ilişkiler kurarlar. Bunların tümünde de yollarını Kürtlere bağlıyorlardı. Aynı zamanda, Sultan hükümetini de kenarda bırakabildiler. Kürtler, bu olaylardan haberdar olmuyor ve Kemalistler dikkatli ve güvenli bir şekilde hedeflerini elde edene kadar gözünün önünde sadece yüzeysel olan şeyler oluyordu. Sonuç olarak onlar, Lozan’da Türklerin tek temsilcisi oldular ve Sevr Anlaşması’nı uygulanamaz bir sayfa yapmaya ve dünya güçlerinin yaklaşık 18 aylık diplomatik çabalarını düşünme aşamasına koymayı başardılar. Onlar, içte de, 1921′in başından itibaren Türk gençlerinin, gelecekte yabancıların çağrısıyla Türkiye’ye karşı çalışan azınlıklara karşı durması için şimdiden hazırlanması gerektiğini tekrarlıyorlardı. Kemalistler, burdan, Kürtlerin asimile edilmesi için planlarını tam olarak aşikar hale getirdiler. Öyle aşikar hale getirdiler. Öyle görünüyor ki Kürtler, tüm bölgelerinde bütün taraflarıyla, hepsinden önce de Şeyh Mahmut, o kadar minnetsizdiler ki Kemalistlerin faaliyetleri ve niyetlerinden haberdar değillerdi. Şeyh Mahmud’un etrafı Türk yanlılarıyla örülmüştü. Kendisi de dostunu düşmanını tanımayanlardan biriydi ve Kürtlerden samimi ve uygun olanları kendisinden uzaklaştırmıştı. Bir vakit, Özdemir olarak adı yayılan Ali Şefik’in az bir gücü Revanduz’a gider. Şeyh Mahmut, güya Musul Vilayeti’nin Türkiye’ye bağlanacağı şeklinde ona inanır. Bundan dolayı elinden geldi- ğince ona yardım eder. Şeyh Mahmud’un en tehlikeli ve büyük hatalarından biri, Kemalist’lere tam bağlılık için Musul Vilayeti adına Millet Meclisine üye olmaları amacıyla Ankara’ya kaç tane temsilci göndermesiydi. 49 Kemalistler, bunu iyi bir fırsat olarak gördüler ve bunu, Lozan’da daha fazla başarı elde etmek için bir araç yaptılar. Öyle görünüyor ki İngiltere’nin Bağdat ve İngiltere hükümetindeki yüksek temsilcisi Şeyh Mahmud’un bütün bu ilişkilerinden haberdardı. Şeyh’in Kemalist’lerle ilişkileri ışığında, İngiltere hükümetinin Şeyh’e hiç güveni yoktu. Bundan olacak ki Yük- sek Temsilci Şeyh için bir sınır belirler ve 2 Mart 1923′te Süleymaniye’yi uçaklarla bombalar. Atatürk, bununla, Şeyh Mahmud’un ikinci hükümdar lığının çökmesi ve Güney Kürdistan’ın şu ana kadar da gerekli olduğu şekilde kendisini toparlamaması için büyük bir bahane meydana getirdi.
Mustafa Kemal’in çabası, müttefik güçlerin bölünmesi için tuttu. Başlan- gıçta, ikinci en önemli güç olan Fransa’yı Ankara’nın dostu yapar. Millet Meclisi’nin 1 Mart 1922′deki toplantısında Atatürk, Sevr Anlaşması’nı imzalayan en büyük güç olan Fransa Devleti’nin, ulusalcı Türklerle tama- mıyla farklı bir mutabakata vardığını ve Sevr Anlaşması’nın hiçbir öneminin olmadığını ve anlaşmanın üzerinde yazıldığı kağıdın hiçbir değerinin olmadığını bütün dünyaya kanıtladığını açıkça bildirir. Kısaca, Sevr ile Lozan arasında Atatürk, müttefik ülkeleri tek tek kendi dostu yapabildi. Sadece İngiltere kalmıştı. Onun da kapasitesi günden güne azalıyordu ve tek başına Sevr üzerinde hakim olamıyordu.
Milliyetçi Türk Hareketi’nin Lozan Konferansı’na İsmet İnönü başkanlığında katılacak heyet, 2 Kasım 1922′de seçildi. Sıkı bir görüşmenin ve isteklerin ardından, onlardan başlıca iki madde üzerinde ayak diretmeleri istendi. Bu iki madde de şunlardan ibaretti:
1- Türk çıkarlarının hesabı üzerinden ulusal bir Ermeni Devleti’nin kurulması için hiçbir önerinin kabul edilmemesi.
2- Süleymaniye, Kerkük ve Musul. Aynı zamanda, Türkiye’nin isteklerine destek vermesi karşılığında İngiltere’ye petrole has ekonomik çıkarların korunması sözünün verilmeye çalışılması.
Bu yukarıdaki maddeler, Kemalist’lerin bütün Osmanlı Kürdistanı’nın işgali için vurdukları en ağır darbeydi. Ancak, Musul Vilayetini ellerine alamadılar. Elbette eğer Türkler, bütün Osmanlı Kürdistanı’nı korusaydılar, böylelikle bu, uzak yada yakın Kürt stratejisinin çıkarı yönünde sonlanacaktı.
Lozan görüşmesinde Kürt meselesi, azınlıklar meselesi ile beraber gündeme geldi. Bundan bahsedildiğinde Türk heyeti, Türkiye’deki bütün müslüman azınlıkların Türk olarak hesaba katılması üzerinde ayak diretti. Onlar, azınlık statüsünün sadece müslüman olmayan dinleri içine aldığı konusunda ısrarlıydılar. Müttefikler açısından bu tutum, acayip ve garipti. Çünkü onlar azınlığın ırk, dil ve dini içine aldığını bundan dolayı da Kürt, Arap ve Çerkez’lerin azınlık olarak sayılması gerektiğini düşünüyorlardı. Türklere bunu hiçbir şekilde kabul ettiremediler. Yani, şunu kanıtlayabildiler: Türkiye’de yaşayan herkes, ırk açısından Türk’tür. Sonunda Müttefikler, bunun üzerinde fazla durmanın önemli olmadığını düşün- düler. Bu şekilde, mesele, Türklerin üstünlüğüyle sonuçlandı.
Lozan Anlaşması, Ulusal Türk Devletini tanıdı. Öyle bir devlet ki, içinde tek millet ve tek dilin dışında başka hiçbir şeyin varlığı yok. Bu ölçüyle, Türkiye’nin yapacağı her hüküm, Kemalist’lerin Lozan’da planını kurdukları siyaset ve düşünce çerçevesinin bir parçasıdır. Elbetteki bu düşünce ve program tasfiye olmadıkça, Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü zordur. Bu mesele, islami, laik yada başka bir partinin orda iktidarda olması meselesi değil, önemli olan, Atatürk’ün yolunu uygulamasıdır.
Lozan’da Kürt için büyük sorun, orda temsilcisinin olmamasıydı. Ora- da, insan haklarına inanan ve onları savunan kimse de yoktu. Müttefikler, aynı zamanda, Atatürk’ün çabası ile kendi aralarında uyuşmuyorlardı. Bu üç sebep, Türkiye’nin işini kolaylaştırmıştı. İsmet İnönü’nün yavaşlığı, kendine güveni ve sabrı Türklerin görüşmelerde öne çıkmasının bir başka sebebiydi. Ulusal Türk Devleti’nin kurulmasının dışında başka hiçbir şeye razı olmuyorlardı. 16 Ocak 1923′de gazetecilerle yaptığı toplantı Müttefik’lerin, gelecekteki Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürd’ün otonomi elde edebileceğini bilmeleri açısından cesaret vericiydi. Türkiye’nin belirlenen sınırlarının korunması için heyetleri, Musul meselesinin Milletler Cemiyeti ve ilgili yerlere götürülmesine ve de kendilerinin bunun üzerinde görüşmeler yapmalarına razıydı. Uzun süren bir görüşmenin sonucunda, Millet’ler Cemiyeti’ne bağlı Musul Özel Komisyon’u, Musul’un Irak’a verilmesi ve Kürtlerin istek ve arzularının göz önünde bulundurulması şartı ile 25 yıl için İngiltere’nin gözetimi altına bırakılması önerisinde bulundu. İngiltere, 1925′in Eylül ayında, bu şartlara razı oldu. Daha sonra, 1925′in Aralık ayında Musul, Irak’a bağlandı. Güney Kürdistan, O zaman, Arap milletine ait bir devletin parçası yapıldı.
Sonuç
19 Mayıs 1919′dan 23 Temmuz 1923′te Lozan Anlaşması’nın imzalanmasına kadar olan bu aradaki süre tarihte, Türk milletinin oluşumunun en önemli, en temel ve en zor aşamasıdır. Ancak bu, yeni bir anlayışla ve insan haklarını tanımayla değil damardan bir milli hisle, büyüklenme ve şoven bir ruhlaydı.
Bu sürede Atatürk, iç siyasi çıkarlar için, vakıi bir dış siyaseti göz önünde bulunduruyordu. Hareketin dış siyasetini uluslararası değişikliğe göre yürütüyordu. Türkiye topraklarının bağımsızlığı ve egemenliği gerçekleştirmek için dünya güçlerinin ortak sorunuyla çok dikkatli bir şekilde muamele ediyordu. Öyle görünüyor ki hepsinden daha çok Kürdü dar bir çerçeveye koyuyordu.
Atatürk için Kürdün gerekliliğinin önemini başlıca iki sebepten dolayı öne çıkarmıştı. Bunlardan biri: Mustafa Kemal’i destekleyen Osmanlının başlıca askeri gücü Kürdistan’daydı. Elbette orada başka bir mücadele cephesi açmak istemiyordu. Gerçi o zaman Koçgiri hareketi başlamış ve Kürdistan Teali Cemiyeti de mücadele ediyordu ancak Atatürk’ün becerikli siyaseti ve Kürtlerin saflığından dolayı silahlı hareket sonuç alınamadan bozuldu. İki: Yeni Türk devletinin kurulması sürecinde, işgalci Müttefik’lere karşı kullanmak üzere cesur ve savaşçı Kürtlerin katılımına ve desteğine ihtiyaç duyuyordu. Atatürk, güç ve bece- rikliliğinden dolayı Arapların topraklarını Türkiye’nin bir parçası yapamayacağını erken anlamıştı. Daha önce de Kürdün siyasi oyundan başarı ile çıkamayacağı onun yanında sabit hale gelmişti. Bundan dolayı, Kürdistan topraklarının çoğundan vazgeçmeye mecbur olduğunu ve işgal edemeyece- ğini biliyordu. İktidara geldiğinde Kürtlerin önündeki bütün yolları tuttu.
Sevr Anlaşmasının bozulmasının esas sebebi Atatürk’tü. O, bundan önce siyasi hacmi olmayan tek siyasetçidir. Uluslararası siyasetle mücadele edebildi ve bu siyaseti bozabildi. Bununla Türkü otoritesinin kalmaması tehliksinden koruyabildi. Lozan’da, İsmet İnönü aracılığıyla maddelerde Kürdün yer almasını bırakmayan da yine o idi. Sonuç olarak, Kürd ulus sorunu, Kürdistan’ı işgal eden ülkelerin bir iç meselesi oldu.
Mustafa Kemal 1927′de, Türkiye Millet Meclisi’nde, Lozan Anlaşması’nın Türkiye için öneminden bir defa daha bahseder ve şunu der: Artık, Lozan Barış Anlaşma’sını başlıca ilkelerini bundan önceki önerilerle karşılaştırmamıza gerek olmadığını sanıyorum. Bu anlaşma, yani bu belge, Sevr Anlaşması’nda Türk milletini yıkmak isteyen bütün çaba, düşünce ve önceden yapılan hazırlıkları boşa çıkardı. Öyle bir diplomasi ki buna bütün Osmanlı tarihinde yol verilmedi. Mustafa Kemal, Burada, Türk tarihini kendisinin eliyle kurulan Türk Ulusal Devletinin tarihine bağladığını tam bir açıklıkla gösteriyor. Bir başka anlamda, çok uluslu olan Osmanlı İmparatorluğu’nun kaç yüz yıllık tarihinin onun yanında öyle bir önemi yoktu. Türkiye’de Türk için milli devlet’in oluşması, Irak ve Suriye’de Araplar için milli devletlerin oluşmasıyla-İran için de böyle bir durum oluştu- Kürt meselesi 20.yy’daki en karışık ulusal meselelerden biri oldu.
Kemalizm inancı üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyetine bakıldığında, ömrü boyunca, bir taraftan Kürt meselesi, bu devletin varlığı için büyük engel olurken, bir diğer taraftan da bu Cumhuriyet, Kürt için başlıca bir tehlike ve Kürdistan’ın bütün parçalarındaki Kürt hareketi için korku verici bir tehditti. Türkiye, Kürdün yok edilmesi ve ilerlememesi amacıyla gerek bölgede olsun ve gerek dünyada olsun fark etmez, her yerde çok yoğun bir çalışma içindedir.
Kürtler, Atatürk ve milliyetçi Türk hareketinin diğer liderlerinin gerçek olmayan sözlerinden hiçbir şey öğrenemedi. Bunun dışında da organizasyonun, ulusal bir Kürt hareketinin olmayışı, işi iyi bilen ve becerikli olan ve de birlik içinde bir liderliğin olmayışı Kürdün yükünü bir o kadar daha ağırlaştırmıştı. Kaç kişi ve kaç tane farklı cemiyet lider ve liderlik adına ortaya çıktı. Birbirleriyle ilişkileri, fikirleri ve planları olmaksızın her birinin yüzü başka bir yerdeydi. Elbetteki bu, Atatürk ve Arapların kendi arzularına ulaşmaları ve her bir tarafın Kürdistan’ın bir parçasını işgal etmesi şeklinde, Kürt düşmanlarının işini daha da kolaylaştırdı.
Kürt tarihinde birbirine benzeyen ve birden fazla tekrar eden çok sayıda tutum ve tablo vardır. Eski ve yeni olayların karşılaştırılmasıyla, Kürt hareketinin ulusal hareket bakımından, Fars, Türk ve Arap uluslarının hareketlerinin hepsinden daha geri ve daha güçsüz olduğu ortaya çıkıyor. Değil sadece bu, belki karşılaştırılamaz bile.
Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye’de Türk olmayan Müslüman ırkı inkar ediyor. Her ne kadar laik bir ülke olsa da, ancak oradaki bütün Müslümanları Türk sayıyor ve haklarını vermiyor. Tek devlet, tek dil ve tek millet temeli üzerinde kurulmuş bir cumhuriyettir. Atatürk’ün devlet konusundaki bu görüşü, Türkiye için en tehlikeli sorunu meydana getirmiştir. Bu devletin 82 yıldır var olduğu doğrudur ancak, dış ve iç siyaset düzeyinde karışık ve belirsiz bir tanım var. Ne İslami ne Asyalı ne Avrupalı, ne demokratik ne de liberal… Var olan şey şu: Bu kadar yıllık boyunca sert askeri otorite ve şoven ruhu yürütüyor. Bölge ve dünya düzeyindeki önemli olaylar yöneticilere, değişiklikliği gerçekten düşünmeleri için öyle bir cesaret bahşetmedi. Bu anlamamazlıktan gelme, herkesten daha önce bildikleri korkularına dayanıyor ki bu korku da ne kadar tanımsız ve çağdaş ruhla uygunluk göstermeyen bir zorlama birlik oluşturduklarıdır. Bu açıdan Kürt Ulusal Hareketi’nin gücü, kendinde olan bir halk hareketi, becerikli ve içten bir liderlik, Kemalizm’in kökünün çürütülmesi için en değerli sebeptir. Emin bir şekilde Müslümanlar da çok büyük iş yapabilir ve Kemalizm’in direğini kırabilirler. O zaman da Kürtler kendilerinde olmalı. Milliyetçi Türk Müslüman kardeşlerinin ya da Türkiye’yi yöneten başka her gücün elinde kurban yapılmamalı ve olmamalı da.
Said VEROJ
























































MeLaNCHoLy on Cum, 17th Tem 2009 22:33
Olayların çoğuna kendi kişisel duygu ve düşünceler katılarak yorumlanmış ve saptırılmış bir yazı.Kaş yapayım derken göz çıkarmışsın arkadaş.Senin kıdar resmi tarih dışında yabancı arşiv meclis gizli tutanaklar ve vs bende okudum okuyanlarla konuştum.
Atatürk ün bahsettiği özerlik belediye babındaydı bunu Merhum Uğur Mumcu bile kanıtladı gösterdi.Ayrıca bir çok yerli yabancı ve Atatürk kaynaklarında ayrıntılı olarak var.
Atatürk döneminde hiçbir zaman vatandaşlara baskı yapılmadı şu anda bile olmayan özgürlükler birden verildi bunlar mı hoşunuza gitmiyor.
Türk Milleti: Türkiye Cumhuriyetini kuran bütün millete Türk Milleti denir bizzat Atatürk’ün kendi sözüdür.Bunun neresinde ırkçılık var.Atatürkten sonra gelen kırma sözde ülkücü kafatasçı ırkçı bir milliyetçilik çizgisinde olanların uygulamalarını kalkıp Atatürk’e mal edemezsin sonra insanlar sana güler..Saygılar…
MeLaNCHoLy on Çar, 22nd Tem 2009 18:19
Türkiye, uzun süredir, Kürt sorununun çözülüp çözülemeyeceğini tartışıyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, “Kürt sorununun çözümü için tarihi fırsat var” açıklaması, bu konudaki beklentileri arttırmıştı. Abdullah Öcalan da, İmralı’dan avukatları aracılığıyla ilettiği mesajlarında, Ağustos ayı içerisinde “son bir çözüm önerisi” sunacağını duyurunca, herkes Kürt sorununa odaklandı. DTP başta olmak üzere çeşitli kesimler, Kürt sorununun çözümüne dair tartışmala ve beklentilerin böylesine yoğunlaştığı bir dönemde, PKK yöneticilerinden halihazırda uygulamakta oldukları ve daha önce ilân edilen 15 Temmuz 2009 tarihinde süresi dolacak olan “tek taraflı ateşkesin” süresini uzatmalarını talep ediyordu. Nihayet, PKK, “tek taraflı ateşkesin” süresini 1 Eylül 2009’a kadar uzattığını duyurdu.
Kürt sorununun bu denli ateşli olarak tartışıldığı bu süreç, hızından pek bir şey kaybetmemiş görünüyor. Vatan’dan Ruşen Çakır, 15 ve 17 Temmuz tarihli iki yazısında, AKP’nin Kürt sorununa dair yaklaşımını ve bu sorunun çözümüne dair AKP’ye yakın Yalçın Akdoğan’ın çıkardığı “reddedilecek talepler” listesini ele aldı. Ertuğrul Özkök’ün “İmralı’da hareket var” başlıklı yazısı ise genel yayın yönetmenliğini yaptığı Hürriyet’in dünkü manşeti oluyordu, yine Abdullah Öcalan’ın Ağustos’ta açıklayacağı düşünülen “çözüm önerisine” dair umut yüklü bir yazıdır. Büyük matbuat, Kürt sorununa olan ilgisini, dünkü internet sayfalarında da sürdürdü. Bu kez, Abdullah Öcalan’a ait Cuma günü yayımlanan avukat görüşmesinden notlar manşet haber oluyordu. Öcalan’ın son görüşme notlarının manşet olması, büyük matbuatın şu sıralar Kürt sorununa duyduğu olağan dışı ilginin yanı sıra, Öcalan’ın söylediklerinde ilginç noktaların olmasından da kaynaklanıyor.
MeLaNCHoLy on Çar, 22nd Tem 2009 18:20
Öcalan, avukat görüşmesinin bir yerinde, Misak-ı Millî’nin “Kürt-Türk birlikteliğini ifade ettiğini” söyledikten sonra konuşmasını şöyle sürdürüyor: “10 Şubat 1922 tarihinde Meclis’in gizli oturumlu 18 maddelik bir kararı var. Bu karar 64 red oyuna karşılık 373 kabul oyuyla kabul edilmiş bir yasadır. Dikkat edilirse 64’e 373! Bu, Meclis arşivlerinde mevcuttur, devlet yetkilileri bunu biliyorlar. Bu kararla Kürdistan’a başta özerklik olmak üzere birçok hak tanınmış.” (Bkz.: Abdullah Öcalan’ın 15 Temmuz 2009 tarihli avukat görüşmesinin notları, çeşitli internet siteleri.)
Öcalan, “TBMM tarafından Kürtlere özerklik verildiği” yönündeki iddiayı ilk dillendiren değil. Kürt politik çevreleri başta olmak üzere sıklıkla dillendirilen bu iddianın esas kaynağı, Robert Olson’un The Emergence of Kurdish Nationalism and The Sheikh Said Rebellion, 1880-1925 (Austin: University of Texas Press, 1989) isimli çalışmasıdır. Olson, 1921 baharında patlak verip bastırılan Koçgiri Ayaklanması’nın nedenlerini araştırmak için bölgeye gönderilen heyetin incelemelerinin ardından “Millî Savunma Komisyonu’nun Kürdistan’ın idaresini ilgilendiren bir yasa taslağı oluşturmuştur.” (a.g.e.: s. 39) Aynı zaman diliminde bir diğer komisyonun aynı konuya dair bir diğer yasa taslağı oluşturduğunu belirten Olson, bu yasa tasarısının 10 Şubat 1922’de görüşüldüğünü belirttikten sonra bir yerde 65 mebusun (s. 39), bir başka yerde ise 64 mebusun (s. 40) ret oyu verdiğini yazmakta ve 373 kabul oyuyla yasalaştığını ileri sürmektedir (s. 40). Olson’un bu iddialarındaki kaynakları, İngiliz Dış İlişkiler Dairesi’nin arşivinde bulunan, dönemin Türkiye Büyükelçisi Horace Rumbold’un dönemin Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a çektiği, FO 371/7781 e 3553/96/65 arşiv numaralı telgraftır (s. 192) ve söz konusu yasanın taslağının bir özetini de içeren telgraf, Olson’un kitabının sonunda ikinci ek olarak sunulmaktadır (ss. 166-168). Olson, bu yasaya TBMM’deki Kürt mebuslarının çoğunluğunun ret oyu verdiklerinin anlaşıldığını da yazmaktadır, zira yasayla Kürtler için ayrı bir meclisi olan özerk bir yönetim kurulabilmesine olanak tanınsa da özerk bölgenin yöneticisinin Türk mü, yoksa Kürt mü olacağı gibi hususlar ve son onay hep TBMM’ye bırakılıyordu (s. 40).
Olson, Kürt mebusların, Kemalist yönetime olan destekleri ve Koçgiri Ayaklanması’nın bastırılışındaki sertlikten hiç bahsetmemeleri ordadayken, yasa taslağının sunduğu Kürt hak ve özlemlerinden daha fazlasını elde edebileceklerini hissettiklerini ileri sürüyor (s. 41). Olson, ayrıca, Türklerin o dönem Kürtlere yönelik sertlik ve vahşet yanlısı bir politikadan yana olmadıklarını, fakat yine de tam bir bağımsızlık ve hatta tam anlamıyla özerkliğe sıcak bakmadıklarını, TBMM’nin Kürt sorunu gibi bir meseleyi bu açıklıkta tartışabilmesinin bu organın göreli özgürlüğüne işaret ettiğini yazıyor ve Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra meselenin bir daha asla bu açıklık ve özgürlükle tartışılamayacağını ekliyor (s. 41). Olson’a göre, bu yasa taslağı, aynı zamanda, genç Türk devletinin en çalkantılı döneminde, Kürtlerin desteğini muhafaza etmenin bir aracıydı (s. 41).
MeLaNCHoLy on Çar, 22nd Tem 2009 18:20
Olson’un kabul edildiğini öne sürdüğü “Kürdistan’a özerklik” tanıyan yasanın kabul tarihinin 10 Şubat 1922 olduğu ileri sürülüyor. Hatta birçok kaynakta, 9 Şubat 1922 ve 11 Şubat 1922 tarihli gizli oturumların zabıtlarına erişilebilirken özellikle 10 Şubat 1922’deki gizli oturumun zabıtlarına “erişilememesi” manidar karşılanıyor! Halbuki, önce sorulması gereken soru, 10 Şubat 1922’de gerçekten böyle bir oturumun gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğidir. Oysa, TBMM Gizli Celse Zabıtları’na (Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1985) baktığımızda 9 Şubat 1922 tarihli oturum “157. ini’kat” ve 11 Şubat 1922 tarihli oturum ise “158. ini’kat” olarak geçmektedir. Başka deyişle, arada herhangi bir kayıp oturum yoktur. Üstelik, 10 Şubat 1922 tarihi Cuma gününe rast gelmektedir. Bu günün tipik özelliği, o dönemde resmî tatil olması hasebiyle o gün herhangi bir oturumun yapılmamasıdır. Cuma günü yapıldığını görebildiğimiz çok az sayıdaki oturum, o dönem sürdürülen Kurtuluş Savaşı’ndan kaynaklanan olağanüstü nedenlerden ötürüdür. Bir örnek vermekte fayda var: 5 Ağustos 1921 tarihli gizli oturum, “Başkumandanlık ihdası ile bu vazifenin Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine tevcihi hakkında kanun teklifi” gündemiyle gerçekleştiriliyordu. Dolayısıyla, cuma günleri herhangi bir meclis oturumunun olmaması kural gereğidir. Böyle bir yasanın kabul edildiğine de, uygulandığına dair de en küçük bir işaret görünmemektedir.
Olson’un kaynaklık ettiği iddiayı dillendirenlerin sıkça dile getirdikleri bir diğer iddia ise Türk hükümetinin “Kürdistan’a özerklik” sağlayan yasayı kabul etmeden önce, Haziran 1921’de, kimi Kürt ileri gelenleriyle bir protokol imzaladığı ve hatta buna o dönem bölgede etkin olan Fransızların aracı olduğu iddiasıdır. (Google arama motoruna “10 Şubat 1922” yazıp sorgulatacak herkes Haziran 1921 tarihiyle karşılaşacaktır.) Oysa, Haziran 1921’deki tek gizli oturum, Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey’in yurtdışındaki ve yurtdışından geldikten sonraki görüşmelerinin ve bu arada Fransızlarla imzalanacak olan barış antlaşması ile İngilizlerle imzalanacak olan esir değişimi antlaşmasının tartışıldığı 27 Haziran 1921 tarihli gizli oturum olmuştur. Bu görüşmelerde, özellikle Trabzon mebusanı Hüsrev Bey ve Ali Şükrü Bey, Fransızlarla olan sınır anlaşmazlıkları hakkındaki mükâlemata dair, bizzat TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ni hedef alan suçlamalarda bulunmaktan çekinmiyorlardı; suçlamaları, “Misak-ı Millî haricinde” antlaşma imzalamak ağırlığındadır. Ancak bunlar da önemsizdir. Nitekim, Haziran 1921’deki bu görüşmelerde “Misak-ı Millî haricinde” süregiden mükâlemat, Kurtuluş Savaşı’nın Sakarya Zaferi’yle yeni bir aşamaya girmesiyle birlikte Türkiye açısından daha olumlu bir seyir izlemiş ve Ekim 1921’de imzalanacak olan ve Misak-ı Millî’ye gayet uygun Ankara Antlaşması’yla sonuçlanmıştır. Sonuçta, “Fransız protokolü” iddiaları da dayanaksız görünmektedir. “Kürtlere özerklik” verildiği iddiası, neresinden tutulsa, elde kalmaktadır.
MeLaNCHoLy on Çar, 22nd Tem 2009 18:21
10 ŞUBAT 1922 YALAN Bir YALAN ancak bu kadar söylenir. !. Ancak bu yalanı ,okumadan araştırmadan, Yazanlarda O l yalanı söyleyenler kadar şeref ve haysiyet yoksunu kişilerdir .. İşte önümde Türkiye Büyük millet Meclisi GİZLİ CELSLERİ -4 Ciltlik kitap . Birincisi . 10 ŞUBAT 1922 , CUMA günü Meclis toplanmamış . 9 Şubat 1922 tarihinde saat 3.25 toplanmış konu , BÜTÇE .. görüşmeleri yapılmış . İkincisi ; 11 Şubat 1922′de toplanmış konu ( müzakere edilen mevad ) Konya Millet vekili Abdulhalim Çelebi efendi hakkın da ki beşinci şube mazbatası … Gene aynı gün BÜTÇE görüşmelerine devam edilmiş . Şimdi PKK yandaşlarının ağızlarından düşürmedikleri 10 Şubat 1922 tarihi’nde KÜRTLERE ÖZERLİK verildi Yalanı nereden çıkıyor ? . 10 Şubat 1922 tarih’inde GİZLİ’NİN de GİZLİSİ bir toplantı ile mi, Böyle bir karar alınmış ? Esasen PKK’lı iblislerin böyle yalanlara , FETOKOPİ gibi fetokulli tezgahçılarının baş vurmaları bir yerde normal karşılamak gerekir. Ama Adı anlı şanlı Gazetecilere çıkmış olan , Bazı kişiler neden bu konuları araştırmadan yazarlar ? PARA ile PKK’ya yalakalık yapacak kadar, ADİ olmak gerekir böyle bir şerefsizliğe tenezzül etmek için….